Ne değişmişti bu üç günde?

 

 

Heimatloswordz ve Rediron’a saygılarımla…

Sabahın ilk ışıklarında işten çıkmış, hızlı hızlı evin yolunu tutmuştu. Gece çalışmak zor gelmiyordu da, bu saatte başlayan günü kaçırıyor olduğuna üzülüyordu. Günü tersten yaşamak, normal ilişkiler kuramama nedeniydi. Normal bir ev hayatı, işe giden eş, açılan radyo, toplanan yatak… Halbuki onun yatağı hiç toplanmıyordu; çalışmadığı zamanlarda bile yatıp yatıp kalktığından, güne uyum sağlayamadığından. Perdesini açıp güneş ışığının evdeki eşyalara vurduğunu görmeyeli yıllar olmuştu sanki. Okuldan sonra daha iyi bir iş bulacağını hayal ederdi; yok, hatta planlardı. Daha doğru düzgün bir iş, belki bir memuriyet… Okul bitti, sınavlara hazırlanmak için kaldı bu İstanbul’da. Okurken olduğu gibi barmaid olarak çalışmaya devam etti. Hazırlanamadı sınavlara, hatta giremedi bile bir çoğuna ve üç yıldır içine girdiği bu yaşamı değiştirme hayalleri suya düştü. Geçenlerde memleketten gelen arkadaşı, “gözlerin değişmiş” demişti. Biliyordu gözlerindeki umut dolu bakışlarının kaybolduğunu. Umut dolu bakışlar gitti mi, yaşlandınız demektir. Yaşlanmak öyle yılları, günleri bekleyerek olmaz, onları geçirerek de değil; o yıllarda yeni sayfalar açamamak, umutlarla dolamamak, yeni arkadaşlar, aşklar, işler, alanlar bulamamakla olur. Bakışınız değişir, duruşunuz değişir… Ve bu noktadan sonra da, hayat size hiç mi hiç yardım etmez. Seviyordu yine de şu Teşvikiye’nin arnavut kaldırımlarında yürümeyi, havanın gri sarı aydınlanmasını, ay uzaklaşırken güneşin çıkmasını… Tamam, salça kokan, düzgün çekmeceli bir evi yoktu ama, kimsenin görmediği saatlerin ve kimsenin bilmediği sırların insanıydı Sibel. Geçen günkü olayı düşündü yine, o çocuğu. Dalgalı saçlı, gözlüklü, “olsa olsa yirmili yaşların başlarında” dediği. Bara gelmek için oldukça genç ama konuşmalarına bakılırsa,  yaşamışlığı olduğunu gösteren.

***

Kendi kendine çalışıyor, barın tozunu alıyor, bardakları kuruluyordu. Çok fazla işi yoktu o gece. Köşede oturan adam vardı bir, bir de şu kadın grubu, arkadaki çifti saymazsak. Çaktırmadan, yaptıracağı dövme için aldığı kataloğa göz gezdiriyordu. Arada kadınların kahkahası ile kafasını kaldırıyor ve hep, o kırmızılı kadını yalnız oturan adama bakarken yakalıyordu. Oysa adamın sol elinde çok da kalın bir yüzüğü vardı. Yüzükler artık engel değil; engel miydi ki… Yaşadıklarından çok gördükleri vardı burada, hem de bir kaç yılda. Köşedeki adam sakalını sıvazlayarak ya da arada başını kaşıyarak telefonunda bir şeyler yazıyordu. Bir şey isterse sadece Sibel’e doğru bakıyor, eğer Sibel de ona bakarsa  sipariş veriyordu. Şimdiye kadar hiç seslenmedi. Aslında Sibel de, isteği olursa zorda kalmasın diye onu gözlüyordu hep. Bu nedenle fark etti ki, kadınlara hiç bakmıyordu adam, elindeki telefona bir şeyler yazıp duruyordu. O esnada bir genç gelip oturdu bara aniden, o kadar boş masa varken. Boş masa varken bara gelip oturanlar, konuşma ihtiyacı olanlardır çoğunlukla.  “Bu kadar küçük yaşta ne derdi var ki”, diye düşünürken yakaladı kendini. İçinden gülmek geldi; kendisi kaç yaşındaydı bu kadar bilmiş düşünmek için acaba! Her şey sayıları geçmekle olmuyordu işte. Geceleri barlarda çalışmak insanı çok çabuk büyütebiliyordu. Şu anda evinde mışıl mışıl uyuyan yaşıtlarının annesi olacak kadar  görmüşlüğü vardı, yaşadıkları ayrı. Dergiye bakan başının şeklini değiştirmeden sadece kaşlarını kaldırarak çocuğa baktı ne istediğini soran gözlerle.

-Kalem var mı?

Hoppala! Hiç beklemediği bir istek oldu bu. Döndü, yazar kasanın gözünde tuttuğu kalemini alıp çocuğa uzatırken:

-Kağıt? diye sordu.

Başını ‘evet’ anlamında sallayacağını nedense biliyordu Sibel. Arka taraftaki alt çekmeceden ders çalıştığı defterini çıkarttı. Artık bir önemi yoktu bu defterin. Yine de, çocuğa uzatırken deftere bakışı, onu almak için uzanan eli duraksatmıştı. Kafasıyla, “sorun yok, al” üstelemesi yaparak uzattı defteri. Az konuşurdu, karşısındakiler çok konuştuğundan. Ama bu gece kimse konuşmuyordu onunla, rahattı. Yorulurdu onunla konuşulduğunda. İşini yaparken dinler, aklında siparişleri tutar, karışımlardan neyi koydu neyi koymadı onu düşünür, arada da son kelimeyi yakalayıp kıvrak zekasıyla konuyu sürdürecek bir  cümle söyler, karşısındaki kişi olayı konuya bağlar, hayat hikayesine devam ederdi. Köşedeki adam konyak içiyordu. Ona yeni bir tane hazırlamış, istemesini beklerken, kadınlar bağıra çağıra seslenmişlerdi. “Hey! Bakar mısınız, biralarımızı tazeler misiniz?”  Halbuki, çok hafif belli belirsiz bir melodi, ışıklar kısık, loş bir ortam, yerler halı, hiç yüksek sesle konuşma yokken… Nasıl oluyordu da ortama uyamıyorlardı? Kesin, kütüphanede bile böyle davranırdı bunlar. Bu, hallerini hiç bozmadan her ortamda devam edebilmeleri neyin özgüveniydi?! Ya da neyin güvensizliği? Bakışlarına yansırdı düşünceleri Sibel’in. Kadınların biralarını hazırlarken çocuğun kendisini süzdüğünü fark etti. Ve o an utandı bakışlarından. Çünkü anında yargılamıştı kadınları. Yüzündeki ifadeyi düzeltebilmek için aklındaki düşünceyi değiştirdi hemen. Bira bardaklarının soğukluğunun ıslattığı tezgahı kuruladı. Arka taraftaki çifti ise hiç rahatsız etmiyordu, bir şey istiyorlar mı diye. İstediklerinde gelirlerdi nasıl olsa!. Ya öpüşüyorlardır, ya derin bir konu, ya da bir tartışma. Bir barda uzun süreyi çevreden kopuk geçiren insanların olabilecek ilişkileri, klasik, bilinen, sıradan mevzularıydı bunlar. “Çocuk n’apıyor” diye göz ucuyla baktı; bir şeyler yazıp çiziyordu şimdi. Tam da görememişti ne yazıp çizdiğini. Adamın konyağını götürürken, çocuğa doğru bakmadan “bir şeyler içecekseniz geliyorum hemen ” dedi. İçmesi gerekiyordu tabii; dershane değildi burası, kağıt kalem satmıyorlardı! En kibar yoldan anlatmıştı işte Sibel. Seviyordu kibarca ikaz etmeyi insanları, bilirdi cümleleri, kelimeleri güzel kullanmayı. Kendini beğenir bir halde yürüdü köşedeki masaya, bu sefer gülümsedi adama, biraz önceki imasının başarısıyla. Adam da gülümsedi Sibel’e. İlk kez doğru düzgün bakmış ve gülümsemişti adam. Hafif şaşırdı, aynı zamanda hoşuna da gitti. Çevreyle ilgilenmeyen birisinin ilgisini çekmenin başarısıyla dönüyordu bu sefer bara. Çok da uzun sürmedi bu kendinden memnun geçişler, barla masanın arası iki adımdı topu topu. Tekrar çocuğa baktı, bu kez çocuk da ona bakıyordu. Ne kadar keskin gözleri ve duygulu bakışları vardı öyle! “Cin!” dedi çocuk, “cin alayım!”. “Nasıl istersin?” diye sordu, nasıl istediğini bilip bilmediğinin merakıyla. “Nasıl olursa, nasıl verirsen”. “Pekâlâ!” derken, cinin çok istenen ama çok da bilinmeyen bir içki olduğunu düşündü yine, tonikle karıştırdı. Çocuk kalkıp tuvalete doğru yürüdü. Tuvaletin kapısı kapanır kapanmaz uzandı Sibel, yazılı sayfası açık duran defteri çabucak kendisine çekerek yazılanlara göz attı.

Dağıt ellerini bana,(*)

Ay’a gidelim.

Cesetlerimizi kasten, unutarak o deniz kıyısında,

Yakamoz kemerlerinden, tırpan sessizliğiyle,

Antik gizemler yürüyelim.

Ay’a gidelim.

Bu ne!? Bu nasıl güze… Şimdi gelir korkusuyla, defteri çabucak eski yerine aynı şeklinde bıraktı, eline bezini aldı, müşterileri kontrol etmek için kafasını kaldırdığında adamla göz göze geldi. Görmüştü! Gördüğünü belirten bir şekilde gülümsemişti adam. “Allah kahretsin!, Allah kahretsin!” deyip durdu içinden. Nasıl görünmüştü kim bilir?! Hiç olacak iş miydi! Şimdiye kadar yapmadığı bir şeydi bu, niye merak etmişti ki…!? “Of! Oldu bir kere.” Hayıflanmayı bırakıp, biraz önce okuduğu mısraların büyüsünü düşündü. Bazı şiirler gibi dümdüz kelimelerden oluşmuyordu… İçine, derine çekmişti Sibel’i sanki… Adama tekrar baktı. İlgilenmiyordu şimdi onunla, yine telefona gömülmüştü. Çocuk da geldi, oturdu yerine. Hep kendisine bakılmasına alışkın olan Sibel, bu sefer aynı rahatsız edicilikle çocuğu süzüyor, inceliyor, o başını kaldırdığında gözlerini kaçırıyordu, merakı ve heyecanıyla onu huzursuz etmemek için. Bir süre böyle kaçamak süzmelerle geçti. Aslında çocuk çok da farkında değildi incelendiğinin; ama köşedeki adam farkındaydı ve artık sıklıkla telefondan başını kaldırıp onlara bakıyordu. Çok da önemsemiyordu adamın bakışlarını, çocuğu da önemsemiyordu aslında Sibel, aklı okuduklarında kalmış, devamını merak ediyordu. Dalgalı saçlı çocuksa, şimdi resim yapıyordu, içkisini yudumlarken. Başı öne eğik olduğundan saçının dalgasına takılmıştı gözleri. Yazılanların merakıyla yaklaştı  Sibel. “Başka bir şey ister misin?” diye sordu. Çocuk bakmadı bile ona, kafasını ‘hayır’ anlamında salladı. Ah, ilginç! ‘Hayır’ hareketini, başını aşağı yukarı sallayarak değil de, sağa sola  sallayarak yapmıştı. Çocuk ilginç miydi gerçekten, Sibel mi tuhaftı bu gece? Kimseye pek dikkat etmeden kaydederdi oysa karakterleri ve hikayelerini, zihni. Bu gece ise gözlerini dikip süzüyordu insanları; köşedeki adam da, bu çocuk da dikkatini çekiyordu. Hatta kırmızılı kadın bile!

***

Demek ki, Sibel garipti o gece. Apartmanın kapısına varmıştı düşüne düşüne yürürken. Off!..  Lodos estiği zamanlar, kesif bir lağım kokusu çarpıyordu yüzüne apartmanın girişinde. Al işte! Ekmek almayı unutmuştu yine… “Amaan, geri dönemem” diye geçirdi içinden. “Yatayım kalkayım, çıkarım” diye düşünerek yukarı çıktı. Eski asansörü kullanmıyordu en üst katta oturmasına rağmen. Üç kere bozulmuştu o içindeyken. İnsanların uyanmasını beklemek zorunda kaldığından çıkması epey zaman almıştı. Kapıyı açtı. Anahtarı kapının arkasına alıp içeriye geçti. Sadece ayakkabılarını ve hırkasını çıkartıp yatağına uzandı. Aklı hala o gecedeydi.

***

Şu kadın grubu… Biten patlamış mısırlarının ya da çerezlerinin yenilenmesini isteyip, ikramların bayat olmasından şikayet edip durmalarına rağmen, çok takılmıyordu Sibel. Çok işi yoktu aslında, sorun da yoktu. Ama bu gece heyecanlı geçiyordu nedense, insanlarla daha çok ilgileniyordu. Çocuk ilgisini çekmişti mesela, aklı onunla meşguldü. Üçüncü içkisine geçmiş, hafiften de konuşmaya başlamıştı. Aynı ölçüde içmiş olan adam da kendileriyle ilgileniyordu artık; telefonunu masaya bırakmış, onları dinliyordu. Altı yıldır sevdiği kızı anlatırken sordu yaşını çocuğa Sibel ve aynı yaşta olduklarını öğrendi. O esnada, tekrar lavaboya gitmek için kalkan çocuğu takip eden adam da bara doğru geldi. Sibel’e çok sıcak gülümseyerek, oturmadan, ”ben de merak ettim okuduğunu, bakabilir miyim ne yazmış?” Biraz önce adama suçüstü yakalanmış olan Sibel, uzanıp defteri aldı artık çekinmeden, ikisinin de görebileceği şekilde koydu ortaya, yeni satırları birlikte okudular.

wp-image-878506139 (1)

Geri sayımsız, bir anda, hemen şimdi,(*)

Cam perdesini göğün, geç kalınmış,

Randevu telaşıyla geçelim.

İğdelerin, içli vurgunuyla sarmaşık,

Yıldız cemine armağan,

Türküler götürelim.

Ay’a gidelim.

Ay’a giden ilk sarhoşun, çılgın hayal gücüyle,

Pervasız kadehlerden, çokça şarap içelim.

Cesaret meramından, kendimizi,

Düzgü geçirmez deliliğe verelim.

Kararsın gözlerimiz,

Ay’a gidelim.

 

“Çok güzel… Etkileyici!”, dedi adam.  “Daha da ilginci, çok genç”  derken Sibel, adam onun sözünü kesti, ”Böyle yazmak için çok genç olması mı şaşırttı seni?” Bu sefer, adamın yüzüne bakıp onun kaç yaşında olduğunu merak etti. Bu arada, hiç tanımadığı insanların onunla ‘senli benli’ konuşması oldum olası rahatsız ederdi Sibel’i ama bu kez hiç de öyle olmadı, ilk gülümseyişten hemen sonra uzun yıllardır tanışıyorlarmış gibiydi. “Yazmak… benim de istediğim, hem de çok istediğim bir şey ama yaşanmışlık istiyor. Şiir… şiir ise çok yukarılarda, yaşanmışlığın çok çok ötesinde, yanmayı gerektiriyor, hem de olmayan bir yangında cayır cayır” deyiverdi Sibel. “Yaşamın düz yazısı tüketildiyse, hiç değilse şiirine saygılı olmak gerek”(**) diye mırıldanan adama baktı, gözlerini çekmeden, çekemeden Sibel ve adam devam etti konuşmasına:

-Yanmıştır..!

-Ben de aynı düşüncedeydim, ama bu çocuk… Hala çocuk diyorum baksanıza, oysa aynı yaştayız….

-Yaş olarak algıladığın sayıysa farklıyız, otuzdokuz benim yaşım… Ama galiba biz de aynı yaştayız.

Yine aynı şekilde gülümsediler birbirlerine. Çocuk da yanlarına gelmiş hatta son cümleyle ilgilenmişti onlara bakarken; “Zaman çarpık bir şey”(*) dedi. Defteri yerine koyma çabası yapmadılar hiç. Adam, “Çok güzel yazıyorsun. Ben de yazıyorum… Ama biraz değişik,  şiir denir mi bilmem?” dediğinde, çocuk da adamın samimiyetini garipsemedi; yazdıklarını okumuş olmalarını, tanışmadan sohbet edişlerini, ortamı. Ortak zevklerin doğurduğu arkadaşlıklar böylesine doğal oluşuveriyordu işte. Aynı duyguların insanları buluşuverirlerdi işte böyle olur olmadık bir anda,  bir barda, bir kafede, hatta hatta bir dolmuş kuyruğunda. Demek siz de yazıyorsunuz”, dedi  çocuk. “Düz yazı değilse, görmek isterim ben de yazdıklarınızı… Düz yazı okuyamam, okuyamıyorum, nedense ulaşmıyor sözcükler düz yazıda bana. Var mı yanınızda yazdığınız bir şey?” diye, sanki Sibel’in içini okumuş gibi sorularına devam etti… “Benimki, şiir mi bilemiyorum. Kelimeler… Kelimeleri seviyorum, harflerin dizilişlerini…” diye cevapladı adam. Sibel girdi hemen söze kendisine şaşırarak, “Ben de severim kelimeleri, kelimeleri farklı kullanmayı…” Sonra duraksayıp ekledi gülümseyerek çocuğa doğru, “Ama şiir değil benim yazdıklarım, senin okuyamadığın düz yazı yani.” Adam tek kaşını kaldırıp hafifçe gülümseyerek, “ Düz yazısını da tüketmeden bu yaşamın…” diye mırıldandı, zar zor duyulur bir şekilde. “Şiir illaki sona yazılmış hecelerin aynı olması mıdır ki?! Aslında şiirin kendine has bir ruhu vardır, her türlü yazıya giydirebildiğin. Defteri bana uzatır mısın lütfen, göstereyim” diye devam etti. Çocuk uzattı defteri adama. Adam kalemi de aldı uzanıp. Bir kaç şey çizip geri koydu defteri, ikisinin de görebileceği şekilde ortaya. On, bilemedin yirmi saniye sürmüştü.

Ay’a giden ilk sarhoşun, ç(ılgın) h(ayal) gücüyle,

P(ervasız) kadehlerden, çokça şarap içelim.

C(esaret) meramından, kendimizi,

D(üzgü) geçirmez deliliğe verelim.

Ka(ra)rsın gözlerimiz,

A(ya) gidelim.

Çok ilginçti. Yirmi saniyede bambaşka bir şiir!

Adam, “Kelimeleri bilirim ve severim”, dedi. “Ben yazdığımda kelimeler, içindeki hecelerle başka kelimelere de dönüşüverir gözümde, zihnimde. Aynı şiirin içinde bambaşka bir şiir daha görürüm, ya da yazının, sözün içinde… Her şey çok-anlamlıdır aslında, birden çok yüzü vardır, göründüğünün aksine” Çok şaşırmıştı Sibel. “Nasıl bir bakış bu” diye düşündü, olağandışıydı. Okumaya başladığından bu yana kelimeleri sevmişti, onlarla oynamıştı Sibel de; onun için de çok-anlamlıydı kelimeler ama anlamsal düzeyde sadece, hiç böylesini  düşünmemişti. Kelimelerin yapısını oluşturan harflerden yeni sözcükler ve yeni anlamlar, hem de dizilişini bozmadan…!  Zor diye düşündü; bu tip bir analitik bakış sonradan kazanılabilir miydi? Çocuk ise, olgun bir insandan beklenecek bir gülümsemeyle, bunu bekliyormuş edasındaydı. Adam “Bir saniye!” diyerek, cebindeki telefonu çıkarttı ve o gece yazdığını paylaştı yeni arkadaşlarıyla.

Hileli zarlarla düşeş(**)wp-image-188374160

Düş(l)ük

Düşlerimden düşmenle başladı, düşüncesizce yaşanan hayatlar.

Yüksek ayarda kurulan düşlerin, düşük ayardaki düşesi sendin, attığım zarların düşeşi de,

düşlediğim hayatın düşeşi de.

Ama sen zarlarımın hileli tarafıydın,

Tam ihtiyacım olduğunda sana,

Ters düştün …

Hileli olunca zarlar bu hayatta,

ya azarlar,ya azarlarlar

ya da oyunu karşıya yazarlar…

Hileli zarlarla,kurduğum düşlerin, düşük ayarlı düşeşi…

Düştü düşüncelerime

zarlarımın düşeşi,

ya düş kaldı, ya da eşi…

Arkadaki çift para ödemeye geldiğinde, hala okuduğunun etkisinde yaptı onların işlemini. Parayı aldı, para üstünü hesapladı, uzatırken de “iyi geceler” diyerek gülümsedi onlara ama aklı yaptığı işte değildi. Tekrar ortada duran telefona uzandı. Yazıyı bir kez daha okudu… Şimdi konuşmadan yan yana oturan, içkilerini yudumlayan ‘şiir adamları’na baktı, tam söyleyecekti aklındakini, bozmak istemedi ortamı. Ne güzel insanlardı! Hayatı şiirsel kucaklıyorlardı. Bir an ne olduklarını, ne yaptıklarını, işlerini, güçlerini, ailelerini hiç konuşmadıklarını fark etti. Buluşma noktaları, kelimelerin büyüsü olmuştu sadece.

***

Yatağına uzanmış, evinin tek güzel parçası kitaplığına bakarak düşünüyordu. Kendisinin21291202_10155721726711934_1466101346_n kelimelere bakışıyla, adamın şiirini devam ettirdi zihninde,  hayatının çıkmazını da düşünerek; “Bırak gelmesin hayatın düşeşi, hep yeki değerlendirmeyi de bilmeli!” dedi kendi kendine. Kötü gelmiş zar gibi düşünebilirdi herkes buradaki ‘hepyeki’; bunun içinde yalnızlığını da vurgulamıştı oysa ki. İşte benim çok anlamlılığım diyerek beğendi buluşunu, gülümseyerek gerindi yatakta. Kelimelerdeki çift anlamları görmekle övünürdü; şimdiyse, gecenin deneyimiyle, apayrı, “prizmatik” bir bakış yakalamıştı kelimelerin yapısında. Anlama katacağı bir başka boyut. Hiç bir bilgisi yoktu aslında şiir hakkında, şiirin ruhu hakkında. O sadece, şiir bilmeyen, şiiri anlamayan bir toplumun şiir seven üyesiydi. Kelimelerin günlük yaşamda tutturulamayan, alışılmadık güzellikteki ritminin etkisiydi onu çeken. Çok mutluydu! Yeni arkadaşlarla, yeni bir sayfa, yeni bir alan açmıştı hayatında, hem de hiç bitmeyecek kadar geniş ve derin bir alan. İki gün sonra adam ve çocukla Galata kulesinin hemen altındaki çay bahçesinde buluşacaklardı. Onlarla arkadaşlık şiire dokunmak gibi olacaktı, şiire dokunmaksa hayata dokunmak gibi…

***

Kapı çaldı. Memleketten gelen arkadaşı, “Dönmeden önce uğrarım” demişti. Açtı kapıyı, mutfağa geçtiler. Tam sandalyeye oturacakken bakakaldı arkadaşı Sibel’e… Merak ve şaşkınlıkla sordu:

-Aman Allahım! Bakışların değişmiş, gözlerin parlıyor!…

– …..

-Ne değişti bu üç günde?!

 

 

 

 

 

(*) Ay’a Seyahat – Heimatloswordz

(**) Hileli Zarların Düşeşi – Rediron

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Ne değişmişti bu üç günde?” üzerine 20 yorum

  1. Erhan

    Burçak,ağzımı doldura doldura bravo diyorum ilk önce, ki yazdıklarımı keyifle okuyasın diye, daha önceki yazdıklarımı düşününce yazılarına yaptığım yorumlarda ner kadar haklı olduğumu ve doğru olduğunu görünce bende mutlu oldum,müsaden le madde madde açıklamak istiyorum;
    -Metin gayet açık ve anlaşılır yani ne demek istediğin ne anlatmak istediğin ;
    sanatın insan hayatı üzerinde ne denli etki olduğunun ,yaşamamızda ne denli tesirli olduğunun bir göstergesi olduğunu gibi ;çalışarak okuyan bir insanın ve sanata aşık insanların vede bir barmaid in mesleğindeki karşılaşabildiklerinin yada düşündüklerinin ifadesi gibi;
    -Anlatmak istediğin konu ya karşı takındığın tavır son derece sevecen ve bu sevecenliğin kelimelerine dolayısıyla cümlelerine yansımış ve bunu ifade ederken kullandığın kelimeler yerine en uygun ve en etkin kelimeler olunca ifade gücün ortaya çıkıyor
    -Paragraflar arası geçişlerin harika ,kopuk kopuk değil her paragraf da birbirini bağlayan konu ,bağ var.
    buda senin anlatmak istediğin konuya çok iyi konsantre olduğunu gösteriyor
    -Metni anlatılan yerlere göre kah barda kah evinde iken çok iyi düzenlemis sin bara, eve,sokağa göre seçilen doğru kelimeler ,yere ve zamana göre kelimeleri düzenlemen çok doğru
    -Karakterlere verdiğin ifadeler müthiş onların aklından geçenleri yüzlerindeki ifadeleri bile çok güzel ifade etmissin bu senin kaleminin gücünden kaynaklanıyor.
    Burçak yazarın biri der Edebiyat mutluluktur ve pablo neruda derki yavaş yavaş ölüyorlar,güzel bir müzik dinlemeyenler,güzel bir resim görmeyenler,seyahat etmeyenler gönlünde incelik barındırmayanlar .Burçak yüreğine,ruhuna ve kalemine sağlık ….
    Yazın çok güzel dedim ve sebeplerini de SÖYLEDİM…..

    Liked by 2 people

    1. Çok teşekkürler arkadaşım, ne diyebilirim ki bu yorumdan sonra. Şiirleri, yazıları okudum ve hayalimde yazarlarıyla sohbet edip bir bar gecesi kurguladım. Çalışıyorum daha, yazmaya, yazabilmeye… Bunların hepsi eskiz…

      Liked by 1 kişi

  2. Yorum yapmakta en zorlandığım yazı bu oldu sanırım. O kadar çok kelime oyunu var ki yazıda tekrar tekrar okumak zorunda kaldım. Her seferinde bir anlam daha buldum.
    Gercekten gitmek lazım. A(ya) gidelim ya da ad(aya) gidelim. Uzaklaşıp bir ç(ay) ıcelim. Yoksa baktığımız pencereler bize hep aynı sokağı gosteriyor.
    Düşeş gelmiyor hayatta hep , gelse hepyek bile olur. Ama bize gelen hep iki-bir. Ve nasıl bi sans ki bizimkisi gelen sayının farsçası yok.
    Sevgili Burçak güzel yazın ve yaptığın metaforlar için tesekkurler. Yüreğine emeğine sağlık.

    Liked by 1 kişi

    1. Bir dil hocasından beklediğim incelik, çok teşekkür ederim Oğuz hocam.
      Sizin iki-bir’in, bana, yeni bir yazı yazdıracak kadar çağrışım yaptırdığını söylemeliyim, hatta ada(ya) gidelim ç(ay) içerken anlatayım bulduğum metaforların bende yarattığı mutluluğu.
      Aynı sokağı gösteren pencerelerden değişik renkler görebilmek umuduyla…
      Teşekkür ederim.

      Liked by 1 kişi

  3. Yazı gür bir nehir gibi akip gitmis ..Geçişler tatli tatli ve anlatim cok hosuma gitti..Bir tek beni yazmayi unutmussun 🙂 bar sandalyeside en uçta oturuyordum o kadar icine girip sizi dinleyip bakiyormusum yani. Devrik cumlelerine alıştım simdi daha rahat okuyorum . Ince minik cok hoş noktalar betimlemeler var ..siirler süper süper ..ama tekrar okumam lazim hatta belki iki sekilde de yazip baksam iyi olacak diyorum .. Moon light sonata onbir numara olmuş en sevdigim. sesini biraz daha yukseltmek istedim nedense beceremedim onun eşliğinde okumak da cok hoş ..kalemine gücüne kuvvetine saglik..

    Liked by 1 kişi

    1. Canım canım canım, arkadaşım, dostum,
      Ne kadar hassas bir arkadaşsın ve sanki beni her an da mutlu etmek adına yanımdasın, bana gönderilmiş bir melek gibisin.
      Yazımı ilk sana okuduğumda çok heyecanlıydım, blogger arkadaşlarımdan izin almış, onların şiirlerine kendimce bakıp şiirlerinde bulduğum yeni anlamları heyecanla sana anlatmıştım. Şiirlerin benim içimde yarattığı dalgalanmanın tamamını buraya dökemedim; şiirleri bozmamak, arkadaşlarımı hedef alacak yanlış anlamalara yönelmemek adına.
      Evet aslında baştan beri orada oturuyordun, daha bara kimse adım atmadan vardın, herkes gidene kadar da kaldın…
      Moon light sonata, her iki blogger arkadaşımın şiirinin etkisiyle, bende uyanan buralardan gitmek duygusu ve yalnızlık, gece, ay … içimde duyduğum bir müzikti.
      Devrik cümlelerim yazma nedenim…
      Kocaman teşekkürlerimle.

      Beğen

  4. oo..burcak guzel kalpli kardesim. ne hos yazmışsın sagol var ol. Asıl melek kim bir soralim evrene..
    Blogger arkadaslarin müthişler siirlerini okudum mu oylece kalalaldim mi çözmeye calisiyorum ..
    hayat iste ; onlar ve sen nasil da güzel, dolu, anlam yüklü yaziyorsunuz ..şanslıyız biz şanslı 🙂

    Liked by 2 people

  5. Onur

    Merhaba Burçak Hanım,
    Hikayeyi çok keyif alarak okudum. Tasvir beceriniz daha da gelişmiş. Baştan sona kadar okuru içine
    çeken, sıcak bir hikaye. Konuyla pek alakası yok ama eskiden şiiri sevmez, hep düz yazı tercih ederdim. Ama zaman içinde şiirin ayrı bir dokusu olduğunu ve ondan tat almaya başladığımı fark ettim. Kurgusuyla, kahramanlarıyla, şiirleriyle çok beğendim. Tebrikler, sevgiler 🙂

    Liked by 1 kişi

    1. Sevgili Onur,
      Ben hep şiir yazmak istedim, hep kelimelerle oynamak… Şiirin matematiği daha büyülü… Yazamadım yazanlara hayran kaldım.
      Kurguda zaman oyunları… seviyorum.
      Kahramanlar aslında benim hayalim, blogger arkadaşlarımın paylaşımlarını kullandım, onların yazdıklarından esinlendim.
      Ama çok çok kaygılandım; basit bir yazıda kaybolacak paylaşımlar değildi onlar. İzin vermişlerdi kullanmam için ama onlara jest yapayım derken yanlış bir şey olmasındı korkum.
      Çok teşekkür ederim değerlendirmen için.
      Sana da bol şiirli günler dilerim, senin matematik zekan da aslında şiire daha yakın…
      Sevgilerimle.

      Liked by 1 kişi

  6. Muzaffer

    Burçak hanım efendi, öncelikle bittiğinde üzüldüğümü söylemek istiyorum ,yorumların hepsini okudum çoğuna da katılıyorum aynı şeyleri yazmak istemiyorum okurken hissettiğim bir şeyi ifade etmek istiyorum, Sibel apartman dayken bile barda çalıştığını anlatan kelimeler vardı .örn.ekmek almayı unuttum uyuyup uyandıktan sonra alırım demesi gece çalışan bir insanın ifadesi aslında ,yada şiiri barın dışında evinde yatağına uzanıp kitaplığına bakıp düşünmesi gibi ,dolayısıyla özenli kelime seçimi paragrafları koparmamış birbirinden, bir bütünlük sağlamış genelinde de hikaye dağılmadan etkili bir yazı ortaya çıkmış, kurgu müthiş hayal gücünüz ve gözlemleriniz sizi oldukça beslemiş ve sizde bunu oldukça iyi kullanıyorsunuz, şiirden nefis bir hikaye türetmeniz çok etkiliyici . Sanatın kollarından belki burada sadece şiir i işlediniz ama bence sanatın her dalı insanın gözlerini ışıl, ışıl parlatacağına ,göz bebeklerine umut ışığı vereceğine inanıyorum şunu da söylemeden vazgeçemeyeceğim, aslında hikayeniz umudunu yitiren karamsar insanlara birazda psikolojik terapi gibi olmuş . Burçak hanımefendi yüreğinize ,kaleminize sağlık ………

    Liked by 1 kişi

    1. Çok teşekkür ederim Muzaffer Bey,
      Aslında bir iki noktada ufak kopukluklar var o da, şiirlerin sahipleri arkadaşlarımın isimlerini verdiğim ama onlardan bağımsız karakterler oluşturduğum için. Bu karakterleri daha fazla konuşturarak ortaya dökmüştüm. Ancak sonra okuduğumda, olayın kurgu olduğunun unutulup şiirlerin sahipleri dostlarım yazılmış gibi algılanacağını düşünerek bazı bölümleri çıkarttım. Örneğin; köşedeki adam öyle aniden kalkıp gelmiyordu bara, Sibel ile karşılıklı konuşmaları ve bir davet vardı, kırmızılı kadının bakışları altında, o bölümü sildim, gerçek hayatta olmuş ya da olabilir gibi düşünülmesin diye. Heimatlos “yazının daha da akabileceğini” belirtti bana yaptığı yorumda. Yazı akmıştı ama kurgunun kurgu olduğu okuyucular tarafından gözden kaçabilirdi. Çünkü bazen kendimi, çoğunlukla kendimi, bazense hayalimdekileri yazıyorum. Bir önceki yazımda yazıyı bırakıp benim psikolojik durumuma üzülen arkadaşlarım örneğinde olduğu gibi, bunda da gerçek gibi düşünelebilirdi. Bu riski almadım. Sadece kendim olsaydı belki!
      Bir gün başka bir isimle yazmalıyım. Ben olduğum bilinmeden okunmalı. Güzel fikir ne dersiniz?
      Sevgilerimle.

      Beğen

  7. Ah yaşasııın! Gözlerdeki ışık çok önemli…
    İsimlerden dolayı şairleri yabancı sandım. Bir İngiliççeci olarak da ister istemez bu şiirleri nasıl bu kadar başarıyla çevirmişler diye takıldım. O konu da netleşince her şey oturdu yerine 😀 😀
    Burçak bayıldım öyküne. Harika. Ellerine sağlık.
    Ama en sevdiğim yer şurasıydı: “Umut dolu bakışlar gitti mi, yaşlandınız demektir. Yaşlanmak öyle yılları, günleri bekleyerek olmaz, onları geçirerek de değil; o yıllarda yeni sayfalar açamamak, umutlarla dolamamak, yeni arkadaşlar, aşklar, işler, alanlar bulamamakla olur. Bakışınız değişir, duruşunuz değişir…” Hatta belki burayı eşime okumalıyım. Son günlerde neyim olduğunu anlamak için üst düzey çaba harcıyor yazık ama ben bu cümleleri kuramadım ki.. İşte buyum var!
    Öpüyorum kaleminden 😉

    Liked by 1 kişi

    1. Duuurrr! Sakın yapma!
      Ben okudum eşime, bak buymuş dedim… Cevabı bir hikayemde yazılacaktır… 😀 Trajikomik olacak kategorisi, komik tarafı sizin tragedya kısmı benim.
      Özlem sağol, şu sıralar seni takip edemedim ama tekrar başlıyorum okumaya.
      Yazılarda buluşmak üzere…

      Liked by 1 kişi

  8. Arzu göksu

    Burçak yazılarını nasıl özlemişim.İçine girip kaybolduğum ve yine tüh bitti dediğim türde bir yazıyla okuma sezonumu açıyorum.mükemmel tasvir,içine çeken konu ve yine yaşatan anlatım tarzı…şiirle aram çok kötü olmasına rağmen hileli zarların düşeşine bayıldım.Yazının her köşesi,içi dışı ayrı ayrı şahane….Seni kutluyorum benim zeki,yaratıcı ve sanatçı ruhlu arkadaşım

    Liked by 1 kişi

    1. Şiir’de sevdiğim şey az kelimeyle çok iş başarılması ve ritmin düz yazıdakinden daha çok önde olması. Burada blogger dostlarım bir de kelimelerle oynamışlar. Onları anladığımı ve beğendiğimi göstermek istedim. Bu hikayenin devamı var…
      Teşekkür ediyorum güzel sözlerine ve benimle oluşuna.

      Beğen

  9. Hanife

    Ne değiştirmişti Sibel’i diye soralım mı?
    Yanıtını da “Bilgi, ilgiyi gerektirir, ilgi sevgiyi gerektirir. Seversen ilgilenirsin, ilgilenirsen Bilgilenirsin”
    Yeterince açıklayıcı oldu mu ? Ne dersin Burçak’çım…

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s