Silinmeyen Koku…

sarilmak-3-gidahatti

 

Sıkıca sarıldı. Ben de karşılık verdim, o gün için çok şey yüklemediğim bir davranışı yıllar sonra hissedeceğimi bilemeden…

***

Arabayı durdurmuştu babam, ne olduğunu anlamamıştım ki, o’nu gördüm; Mahmut duruyordu az ileride. Babam:

– Aybike, Mahmut’la vedalaştın mı?…

İndim arabadan, kapıyı kapatmadan yürüdüm, çekingen ve uzak duran, yere devirdiği bakışlarıyla beni bekleyen Mahmut’a doğru. Demedi bişey, kafasını kaldırıp bakmadı bile yüzüme, sadece sarıldı, sıkıca… Başını saçlarımın arasına sokarak… Kokladı. Öpmedi…

***

Ne öpmesi! 8 yaşındayız; yıl da, bundan kırk yıl öncesi…

Adıyaman’da yaşıyoruz babamın işi nedeniyle. Orada ilkokul  üçüncü sınıftayım. Biraz farklıyım diğer çocuklardan İstanbul’dan geldiğim için. İstanbul görmüş bir çocuk, onların gözünde film artisti gibi. Sınıfta ikinci sırada oturuyordum ben; boyu hemen hemen benimle bir olan Mahmut önümdeki sırada oturuyordu. İyi arkadaş mıydık..? Düşünüyorum da, değildik. Arkadaş değildik biz Mahmut’la. Benim olduğum ortamlarda huzursuzdu çünkü Mahmut. Ne zaman yanına gitsem gözlerini yere devirirdi. Teneffüslerde, o ve arkadaşları dışarıdayken ben de giderdim oynadıkları yere, Mahmut koşuyorsa durur, duruyorsa koşardı. Rahatsız oluyordu benden; anlamış ve kırılmıştım ona. Diğer çocuklar ise Mahmut’la oynamayı çok seviyorlardı, iyi arkadaştılar; anlamıyordum, bu iki kelime edemeyen çocuğun nesini sevdiklerini ve neden Mahmut’un onlarla birlikte olup da benden kaçtığını. Bir sabah ilk dersteyiz, Mahmut yok önümdeki sırada. Gelmemiş. Tahtada yazılanları defterimize geçirirken kapı çaldı. Öğretmenimizin “gel” demesinin ardından, açılan kapıda Mahmut’u gördük. Hocamız tahtada, biz sıralarımızda öylece bakakaldık… Ve ben, saniyeler sonra patlattım kahkahayı, diğer çocuklar elleriyle ağızlarını kapatırken. O, herkesin yere göğe koyamayıp, hep onunla oynamak istedikleri Mahmut pijamasıyla gelmişti okula, kan ter içinde. Ben bunu yazarken neden ağlıyorum ki şimdi? Gülmüştüm o zaman, herkes de gülecekti, gülmeliydi, komikti çünkü. Gecikiyor diye önlüğünü giymeyi unutmuştu, ama çantası elindeydi. Hocamız hemen Mahmut’la çıktı sınıftan. O ders oturduk sessizce, ki sessiz oturmamız olağan dışı bir şeydi. Gülşen öğretmen derse yalnız döndü, Mahmut gelmedi. Mahmut o hafta hiç gelmedi okula. Sonrasında ise artık bırak gözlerini devirmeyi, bana arkasını dönmeye başlamıştı. Küsmüştü tabii, çünkü dalga geçtiğimi düşünüyordu. Dalga geçmek değildi niyetim, komikti sadece, o da olsa bana gülerdi. Gülerdi herhalde… Çocuk aklı, çocuk kalbi çabuk unutur ya, unuttuk biz de…

Babam o sıralar harçlık konusunda değişik bir uygulamaya geçmiş, bana harçlığımı haftalık olarak veriyor ve benden bütün bir haftaya yettirmemi istiyordu. Olmuyor olmuyordu…! Aldığım gün bitmese de ertesi gün bitiriyor, beş parasız kalıyordum. Para da, leblebi tozu ve macun şeker (oradaki adıyla “somur somur bitmez”) için lazımdı. Yine böyle parasız bir günümde, okul çıkışı şekercinin yanından geçiyorum, biraz ileride Mahmut var. Hemen seslendim hiç düşünmeden,  “Mahmut, harçlığımı alınca vereceğim, yirmibeş kuruş verir misin?” Geldi, verdi 25 kuruşu… Böyle başladı Mahmut’tan borç almalarım ve o döneme göre ekonomik batışım. Üç lira yetmişbeş kuruş borçlanmıştım Mahmut’a günler sonra. Bu esnada onun benimle arkadaş olmuyor olmasını da sorun etmiyordum, başka arkadaşlar bulmuştum kendime. Dördüncü sınıftan Cihan ile Canan vardı, yeni arkadaşlarım. İkizlerdi, onlar da Ankara’dan gelmişlerdi, hem de annelerimiz arkadaş olmuştu 23 Nisan gösterileri sırasında. Evlerimiz yakındı, ders sonrası birlikte yürüyorduk. İyiydim onlarla, diğerlerinin arasına girme çabamı bırakmıştım, hala aklım azıcık sınıf arkadaşlarımda kalsa da. Yine bir gün, neşeli neşeli eve doğru yürüyoruz okul çıkışında, Mahmut yaklaştı arkamızdan ve ilk kez adımı söyledi,  “Aybike!”. Şaşırdım, “Efendim..?” Durdu, yine ilk defa, gözlerini gözlerime dikerek, “Paramı ver!” dedi. Hiç beklemiyordum. Haftalığımı aldıkça azıcık azıcık ödüyordum ama sonra yine istiyordum ondan. Böylece hiç kapanmayan borcum gittikçe artıyordu. “Tamam, pazartesi veririm” dedim. Tam gidecekken… “Hayır! Şimdi istiyorum”, dedi. “Yok ki param” dedim, ama dinlemedi beni “ O zaman babandan isterim” deyiverdi. “İsteyemezsin!” dedim ve hırsla dönüp hızlı hızlı yürüyerek ilerlemiş arkadaşlarıma yetiştim. Arkama bakmadan yürüyordum, sinirli sinirli. Annemle babam duyarsa borç aldığımı, ölürdüm ya da zaten onlar öldürürdü. Evin önüne geldim alelacele, ayrıldım Canan’la Cihan’dan, koşarak eve çıktım. Üstümü başımı değiştirdim, annem “Eller yıkanmadı..!” diye bağırırken, sokağa bakan mutfak penceresinden, perdenin arkasına saklanarak dışarıya baktım; oradaydı Mahmut, elektrik direğinin dibinde duruyordu. Babamın gelmesine daha vardı, giderdi nasıl olsa, ama korkuyordum. İçerde annemin dediklerini yapıyor, ara ara da koşup pencereden dışarı bakıyordum. “Babamın gelmesine az kaldı” diye  düşünürken arabanın sesini duydum. İyice saklandım perdenin arkasına; direğin dibinde yerde oturuyordu, kalktı, yukarıya doğru baktı… O sırada annem gördü beni camın önünde. “N’apıyorsun kızım?” “Hiiç! Babam mı geldi, ona baktım” derken elim ayağım dolaşmış, alı al moru mor bir halde içeriye kaçmıştım. Annemi pencereden uzak tutmalıydım, belki de bana ne kadar yaklaştığını gösterecek ve gidecekti Mahmut, belki de sadece bir göz dağı vermekti niyeti. “Aaaa Aybike! Tuhafsın bugün kızım, açsana kapıyı babana?!”. Koştum, kapıyı açtım, babamın merdivenlerden yukarıya çıkmasını bekliyorum…babam yok, çıkmadı daha, bekliyorum… Yok! Annem, “Nerede kaldı bu adam?” dediğinde artık emin oldum konuştuklarına. Babam yukarı çıktı, kapıya gelene kadar yüz ifadesini göremedim, kapıda ise yüzüne bakmadan elindeki kese kağıdını ve çantasını almak istedim. Çantayı vermedi, “Bırak!” dedi. Anladım… anlamıştım. Ah Mahmut ah! Ne yaptın sen!? Babam eve gelince her zaman yaptığı rutin işlerini, bu sefer hiç konuşmadan, keyifsizce bitirdi. Hemen odama geçtim, dolaptan bozma çalışma masamın başına oturdum, kitaplarımı önüme koydum. Kapımı kapatmıştım. Kulaklarımı dört açarak evdeki seslerle babamı takip ediyordum ki, oda kapım açıldı aniden. Babam “N’apıyorsun?” diye sordu. Zor duyulur bir sesle, “Ders…” diye başlamıştım ama, daha cevabımı bitiremeden, “Yok kızım, ders çalışmana gerek yok artık, yarından itibaren çalışacaksın, madem paran yetmiyor ve ben de sana ancak bu kadar verebiliyorum, sana daha çok para bulabilmemiz için bir işte çalışmalısın” dedi. O an tek düşündüğüm, artık Mahmut’tan nefret ettiğimdi. Ertesi sabah, uyuyamadığım yatağımdan kalkıp önlüğümü giydim. Annem beni gördüğünde, “Çıkart önlüğünü, babanla işe gideceksin” dedi… O ana kadar gerçekliğinden şüphe ediyordum bu yaşananların. Ancak o an, babamı annemi, Mahmut’u, sanki tüm hayatı tanımıştım. Tam da o an!  Mahmut ise, o gün okulda beni görememiş. Öğretmenimin haberi varmış olanlardan ve babamın planlarından, sınıfa “Aybike artık okula devam etmeyecek”, demiş. Öğretmenimiz cümlesini bitirir bitirmez, izin bile almadan fırlamış dersten Mahmut. Gülşen öğretmen arkasından koşmuş ama yetişememiş. Ben eczanede çalıştım o gün, tüm okul hayatımın bittiğini düşünerek. Akşam iş bittiğinde babam beni aldı. Ölmemiştim, öldürülmemiştim ama daha beter bir durumdaydım. Eve gittik. Akşam yemeği boğazımda düğüm düğümdü. Yeni bir hayata başlamıştım. Ertesi sabah kalkıp bir önceki günkü elbisemi giydim. Annem bu sefer de, “Giy hadi önlüğünü!” dedi, okula gidecektim. Sevinçten ağladım, yol boyu, ders boyu… Hep ağladım. Uzak durdu Mahmut benden. “Hışmımdan korkmuştur tabii!” diye düşündüm, bana ne zorluklar yaşatmıştı.

***

O dönemler, kokulu silgiler vardı. İyi silmezdi ama güzel kokardı. Babam da o silgilerden almak yerine, güzel siliyor diye kocaman, hiç estetik olmayan, kokmayan silgilerden alırdı bana. Halbuki çok isterdim kokulu bir silgim olsun. Olmadı. Bisiklet falan değil, kokulu bir silginin hayaliyle dolanmıştım tüm yıl boyunca ama bisiklet alınmıştı karne hediyesi olarak. Ne bilsinler, kokulu silgiye yüklediğim anlamın bisikletten değerli olduğunu!… Canım ailem!… Son günlerindeydik okulun, artık dersler sıkı değil, daha çok sergilere hazırlanıyor, tarım dersimiz için yetiştirdiklerimizi topluyorduk. Mahmut’la hala az karşılaşıyorduk, onun az konuşmasından değildi, artık onunla arkadaş olmayacağımı bildiğimden ben kaçıyordum ondan bu sefer. Hele son zamanlarda birbirimizi uzaktan gördüğümüzde, o benim gitmemi beklerdi, ben de yürür giderdim. O sıralarda, babamın tayini Konya’ya çıkmıştı. Taşınacaktık. Sınıfta “seneye  başka şehirde, yeni bir okulda olacağımı” söylediğim gün, Mahmut teneffüste yanıma geldi. Okul duvarının üstünde oturuyordum. Duvarın üzerine, renkleri çok güzel, kokulu bir silgi bıraktı. Bırakıp gitti öylece, hiç bir şey demeden, ben alıp almamayı düşünürken… Aldım… Aldım silgiyi ve kokladım. Aldım ve çok mutlu oldum.

Ah Mahmut!

***

Oniki yıl sonra. İstanbul’da üniversitede okuyordum. Çankırı’da oturuyorduk. İlk dönem bitmişti, tatil için evdeydim. Oturduğumuz apartmanda bir katta dört daire vardı, araları dörder merdivenli. Ortası, alt sahanlığa bakan aydınlık dediğimiz bölüm. O gün, aydınlıktan aşağıya sesleniyorum, en alt katta oturan arkadaşıma; postaneye gidecek, benim de gönderilecek kartpostallarım var, onları da alması için bir şeyler diyorum. Tam o sırada, bir alt dairenin kapısı açıldı. Remziye teyze, “İyi günler kızım!” dedi bana, memleketten misafirleri gelmişti, çarşıya gidiyorlardı, bir şey isteyip istemediğimi sordu. İstemedim, teşekkür ettim. Bir genç çift, minicik bir bebek, bir de yaşlı teyze, Remziye teyzeyle birlikte, “İyi günler” diyerek indiler. Elinde bebek olan kadına yardım eden adam bir iki basamak inmişti ki, döndü ve bana baktı. Bakışlarında bir soru vardı ama anlayamadım. Anlayamasam da, tanıdık bir şeyler hissettim. Eve girdim, aklım takılmıştı o kısacık bakışa. Evde yapılacak çok işim vardı. Tekrar işe koyuldum. Akşam alt kattaki arkadaşıma oturmaya gittim. Eve döndüğümde annem, Remziye teyzenin uğradığını, çıkarken de beni sorduğunu söyledi. Şaşılacak, olağan dışı bir şey değildi ama yine de anlamlandıramadığım bir şey vardı. Bu tuhaf duygum sanki bir bulut gibi çevremi sarmıştı. Neydi?! Ne oluyordu?! Hissettiğim bu gariplik de neyin nesiydi? Sadece duygu değildi etrafımı saran, bir de koku vardı, hatırlayamadığım… Bir koku…? Güzel ve hoş…! Ama neyin kokusu..?! Ertesi gün bu duygulardan sıyrılmış, merdivenleri ikişer üçer atlayarak aşağıya iniyordum. Remziye teyzenin misafiri çıktı kapıdan hemen ardımdan, ve seslendi, “Aybike!”…

***

Ah Mahmut ah!

İstanbullu, adı farklı, sarışın kızı hatırlaman kolay oldu. Ama ben! Sen seslendiğinde sesindeki vurguyu duyana kadar anlayamadım sen olduğunu.

***

Önce baktım Mahmut’a… O ise, bakamadı yine bana. Çocuktuk, çocukça anılar vardı hafızalarımızda. Anlayamıyordum. Olayları hatırlıyor, o günlere yüklemediğim bir duyguyu bugün hissediyordum. Düşündükçe hatırladım, hatırladıkça anladım: Biz o gün…  “Aşk”ı keşfetmiştik! Bunun aşk olduğunu yıllar sonra anlayarak… Mahmut, ayrılırken kokladığı saçlarımın hiç değişmemesine sevindiğini söylediğinde…

İşte şimdi, bulut dağılmıştı. Etraf renkli silgi kokuyordu buram buram! Ayrıldıktan sonra her hatırladığımda Mahmut’la özdeşleştirdiğim, sonra başka kokularla karıştırıp unuttuğum, şimdilerde adını “çocukluk aşkı kokusu” koyduğum bir koku!…

***

Sadece kokuları ve duyguları hatırlayabilenler birbirlerini bulabilsinler diye!..

boyuna-sarilmak

 

 

 

Silinmeyen Koku…” üzerine 20 yorum

  1. Serap Tezesen

    Sevgili Burçak hanım
    merhaba
    yine her zamanki gibi akıcı üslubunuzla kaleme aldığınız hıkayeyı hep bır sonrakı adımı merak ederek okudum.insan hayatında gerçekten tesadufler var mı yoksa ınsanlar mı yaratır tesadüfleri..bu öykünün adı daha 8 yaşındayken konmuş ama ya o karşılaşma olmasaydı bu duygunun aşk olduğu gerçeklik kazanırmıydı yoksa anıların tozlu raflarına mı gizlenirdi acaba!
    sevgiler

    Liked by 2 people

  2. Gülsefa

    İnsanların kokularının birbirini bulması,istemesi ve özlemesi konusunda çok şeyler anlatıyor ve düşündürüyor yazdıkların..Patrick Süskind’in Koku kitabını çantamda taşıdığım şu günlerde çok güzel bir buluşma oldu..Yine çok güzel olmuş Sevgili Burçak.

    Liked by 1 kişi

    1. Çok güzel bir rastlantı, ya da örülmüş bir ağ içinde görebilme, seçebilme… Bu koşuşturmanın içinde duygularımızı hatırlatıcıları görmeden, hissetmeden geçip gidiyoruz. Ya da çoğu geçip giderken sen gibi duygulardan oluşmuş insanlar Alice gibi yaşıyorlar…

      Beğen

  3. Onur

    Merhaba Burçak Hanım,

    Uzun bir aradan sonra yine duygu dolu, akıcı, hoş bir hikayenizi okuduk. Anlatımımız çok güzel. Başkasının hikayesi olsa da içinde birşeyler buluyor insan kendine ve geçmişe dair. Baştan sona keyifle okudum. Kokulu silgi sahip olmak ilkokulda her öğrenci için özeldi:)
    Yazılarınızı özlemiştim. Tebrikler, sevgiler 🙂

    Liked by 1 kişi

    1. Hikayelerimizde ortak nokta bulmak çok kolay sevgili Onur, buluştuğumuz daha nice ortak noktalar var ki sen bana ben sana yazıyorum.
      Ben de yazmayı özlemişim. Yazamama stresi edindim artık diğer streslerin yanında. Görsen, yolda, işte, toplantıda filozof gibi oldum. Aklıma bir cümle geliyor çok güzel, unutmam diyorum, hoop uçuyor. Ben de artık, kalem defter, kayıt cihazı ile dolaşmaya başladım. Ama onlar kitabım için. Uzun soluklu.
      Teşekkürler

      Beğen

  4. Erhan LÜLLECİ.

    Burçak ,sevgili kardeşim yazılarını özlemişim yazıların edebiyat hayatımda önemli bir yere sahip dolayısıyla olmayınca eksikliğini hissediyorum .Yazın güzel bir kısa bir öykü (bloqda kısıtlı miktarda kelime kullanma iznin olduğu için kısa ), seçtiğin konuya bakışını, çoçuk ve genç gözüyle sevgi dolu bakmandan anlatımından çıkarabiliyorum bir ara okurken hepimizin bildiği Kemalettin Tuğcunun bir kitabını okuyor hissettim .Yazında çoçukluğumuzda yıllar geçsede unutamadığımız duyguları, saf temiz arkadaşlık duygusunu, büyüdükçede değişmeyen insan kokusunu vede kokulu silgileri bir araya getirerekç güzel, okurun aklında kalıcı bir birliktelik yapmıssın anahtar kelimenin çoçukluğumuzdan kalan değişmeyen ve unutulmayanhafazamı kokusu olması lazım bu yazında bence bu arada benim en sevdiğim yeşil pelikan silgilerdi, şu yaşımda bile kırtasiyeye girdiğimde içime silgi, kalem alma arzusu doğuyor ihtiyacım olmasa bile.Heleki yağlı boya malzemelerini görünce sapıtıyorum.Mekanları anlatımına bayıldım apartmanın içini gayet güzel ifade etmissin Aybikenin aşağıya bağırmasını, merdivende Mahmutla karşılaşması, olayın geçtiği yerin önemini ve etkisini artırmış hikayeye uygun yer mahal anlatımı güzel olmuş insanın insanla olan hikayesini çoçukluğa indirgeyerek öğretici güzel bir konuyu irdelemissin, Aybike nin baba ve annesinin verdiği ders harika .Bugün Hürriyet gazetesinde 8 yıl sonra bulduğu kızını kokusundan tanıdı diye bir haber var buda yazdığın yazının realitesini ispatlıyor .Burçak bazen şu an olduğu gibi bloq un kelime kısıtlamasına kızıyorum bu hikaye daha fazla işlenebilirdi,yüreğine ,beynine,kalemine sağlık ,realist bir kurgu yarattığın için….

    Liked by 1 kişi

  5. Sevgili Erhan,
    Ne kadar dolu bir yorum. Blogda istediğim kadar uzun yazabilirim ve öyle uzun yazıyorum ki diğer bloglara baktığımda, herhalde yazıları uzun olanlar arasında yer alıyorum. Anlatacağım bittiğinde bitiriyorum. Blog’un teknik anlamda kelime kısıtlaması yok ama kısa, anımsatıcı, öğretici yazılarım için kullanıyorum. Blog bunun için. Ama bu öyküde, kişi ve yer tasvirlerine girseydim, kişilerin psikolojik durumları, ailevi ve toplumsal şartları…vb. o zaman senin istediğin öyküye dönüşürdü onu da blogda değil bir kitapta değerlendirirdik, sen de kapak resmini yapardın. Bunlar alıştırma. Eskiden kalkıp defterime yazardım, şimdi burada kayıt altında tutuyorum.
    Geçmişimiz aynı olunca öyküde işlediğim detaylar ortak noktamız oluyor, silgi gibi, Kemallettin TUĞCU gibi.
    Ancak ben bu öyküde, “ilk kez aşkın aşk olduğu ne zaman keşfedilir”i bulmaya çalıştım. Kristof Kolomb gibi. Aşkı yaşayıp adına aşk demediğimiz çocukluk günleri anısına…
    Teşekkürler, değer verip değerlendirdiğin için kardeşim.

    Beğen

  6. Ahh.. anda farkina varamadigimiz belki de yasamda, hayatin koşuşturması içinde anlayamadigimiz zamanlarimiz insanlarimiz .. hayat bize neler sunuyor kim bilir ..belki de daha sıkı sarılip sarmalanmali kucaklasmalar ..
    Bir bilsen nerelere taşıdı aldı götürdü beni yazin ..bitirdigimde başımı kaldirip bakakaldim denize bircok anıyla .. hoş sevimli duygusal buruk.. eline kalemine sağlık guzel arkadasim. yazilarinda arayi cok uzatmamani dilemek istiyorum ..

    Liked by 2 people

    1. Canım arkadaşım
      Aslında tek bir cümle yazmıştım bir öncesinde; o sarılmayla kim nereye gidiyorsa oraya gitsin diye… O sarılma cümlesi de beni bambaşka yerlere götürdü. Sonra oturup bir anı-öykü yazayım dedim. Hayat herşeyi sunuyor, mutlulukları yakalamak da bize kalıyor, eh biraz gözümüzü açalım değil mi! Çok teşekkürler

      Beğen

  7. Muzaffer

    Sevgli Burçak hanımefendi nihayet yazılarınıza kavuşabildik umarım ara bir daha açılmaz bizi güzel yazılarınızdan mahrum bırakmazsınız, aslında bu yazının 2 satırlık ilk bölümünü okuyunca sanırım arkadan süpriz bomba bir yazı geliyor demiştim yanılmamışım çoçukluk ve olgunluk arasını gayet güzel bağlamıssınız arada kopukluklar olmamış ,aslında anımsanan beraber büyüdüğünüzde yaşadığınız çoçukluk anıları, kokuda sadece hatırlanan bir anı kokulu silgi gibi keçiboynuzu ,leblebitozu gibi 40 yıl sonra çoçukken yaşadığınız eve, sokağa gittiğinizde burası ne kadar küçükmüş demeniz ve oraya ait anıları harfiyen hatırlamanız gibi bakın,40 yıl sonra çoçukluk arkadaşlarımı buldum ilk ve ortaokul arkadaşlarımı garib olan o zamanlar o kadar samimi değildik belkide utangaçtık oysa şimdi daha samimiyiz uzakda olsak konuşuyoruz niye kıymetli biliyormusunuz,beraber büyüdükte ondan onlarla konuşunca coçukluğuma gidiyorum ,tüm saf duygularımızla oysa aynı durum üniversite arkadaşlıklarımızda olmuyor liseden mezun olmamızın 30.yılında ilkokul arkadaşımı gördüm direk yanına gittim Nurdan nasılsın dedim oda sağol Muzaffer dedi nerdeyse aynı lisede hiç denk gelmedik sabahcı öğlenci olayı, bence unutulmamasının sebebi büyürken bazı şeyler karakterimize işliyor ve yıllar geçsede çıkmıyor ruhumuzdan kokuda öyle ruhunuza işlemiş oysa aybike 20 yaşında mustafanın kokusunu alsa 40 yaşında hatırlamaz onu ,ağaç yaşken eğilir prensibi gibi çoçukken bazı şeyler beynimize,ruhumuza işleniyor ,galiba yazınızın bilimsel psikolojik açıklamasını yaptım amacım farklı bir görüş ortaya koymaktı ,tekrar teşekkürler ellerinize kaleminize sağlık…….

    Liked by 2 people

  8. Muzaffer Bey, tam da dediğiniz gibi,
    İlerleyen yaşlarda geçmiş çok daha saf, naif hatırlanıyor. 20 yıl da bir nesil farkı olurdu ya yeni açıkladılar bu hız çağı, teknolojik gelişmeler bu farkı 16 ya düşürmüş. Yani her 16 yılda bir, bir nesil geçmiş oluyor bu da aslında her 16 yılda bir eskiyoruz demek çağa göre. Bu nedenle kokuları gelmeye başladı burnuma önce sonra duyguları, oturdum çocukluğumun hatıraları ile beni aşan bir öykü yazdım. Öykülerde kullandığım detaylar benden giriş, gelişme, sonuç zihnimden. Ara vermek zararlı, vermemeye çalışacağım.
    Teşekkürler.

    Beğen

  9. Hanife

    Sevgili arkadaşım,
    Kokuların canlıların yaşamında, özellikle geçmişi ya da eskileri çağırmada çok önemli yeri ve rolü var. Bizler ses, tat, koku gibi çeşitli kodlamalarla olayları/objeleri beynimizde depolarız. Burada kodlamanıza önem derecelendirmesinde verdiğiniz sıra numarası, çağırma işleminin başarılı olmasına katkı sağlar. Mahmut’un kodlama işleminde önemli bir sıraya aldığı saçlar ve kokusu, Aybike için ise ses tonundaki vurguyla özdeşleşmiş. Sonuç, geçmişi çağrıştıran olaylar silsilesi ve çağırma işlemine destekleyen duygularımız. Bu çerçevede hepimizi için önemli hatta unutmakta zorlandığımız ya da anımsamakta zorlandığımız anılarımız vardır. Bu açıdan yazın güzel bir örnek, açıklayıcı ve belirli noktalara vurgu yapar nitelikte ve akıcı yazılmış. Keyifle okudum, kalemine sağlık canım…

    Liked by 2 people

    1. Canım arkadaşım, yazarken böyle bir bilgim olmadan, ‘silgi kokusu ve saçlar’ ile ‘sesteki tını’ hatıralarımda yer aldığından yazdım. Daha doğrusu hatırlamamda rol oynadığı için. Sen yazınca araştırdım. Ben el yordamıyla yazmışım, şimdi benim için çok daha değerli oldu, teşekkür ederim.

      Beğen

  10. Metni okuduktan sonraki duygu yoğunluğuyla hemen bir şeyler yazmak istiyor insan, tebrik mahiyetinde. Ama hemen yorumlara geçince duygular yatışıyor, söylenmek istenenlerin çoğu dile gelmiş. Söylenmemiş söz yokmuş bazen :). Ama teşekküre her zaman yer vardır. Anıları anımsattığınız için teşekkürler 🙂

    Liked by 1 kişi

  11. Arzu göksu

    Eskide yaşayıp gümümüzde hiç hatırlamadığımız onca olayı öylesine önümüze seriyorsunki adeta yazılarına hayran oluyorum.Burçak dediğim gibi hemen hemen herkesin yaşayıp sindirmek yerine sildiği onca anıyı sandığından çıkarışına mı bizi gözlerimizi doldurarak maziye götürüşüne mi ve en önemlisi yazdığını yaşatmana mı…Herşeye ama herşeye binlerce teşekkürler..Kokulu silgiler ve macun şeker tadı ve kokusu unutulmayan birdaha asla yaşanmıycak anılar,en kıymetlisi de bizler bunları yaşadık ve bize bunları hatırlatan bir değer var 🙏

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s