Korkularım ve o küçük kız çocuğu

Aslında bu günün, anlatacağım olayla hiç ilgisi yok, sadece o ilginç rastlantıya giden yolu açan küçük kazanın yaşandığı gün olması dışında. Zaten her bir gün, hayatınızdaki bir olaya giden yolun bir önceki günü değil midir ki?.. Ve yapılan her davranış, bir diğer davranışı ve olayı getirmez mi peşi sıra?

Ben o zamanlar da, o zamanlardan çok çok önce de, karanlıktan korkardım. İtiraf edeyim, bugün de korkarım! Korktuğum karanlık da değil sanki… Bir “yalnızlık” hissi, karanlığın bana hissettirdiği! O kadar derin bir yalnızlık hissi ki, sizi hiç bir şeysiz bırakıveriyor karanlıkta olmak, hatta “kendinizsiz” bile. Çevrenizde insanlar yok, eşyalar yok, gölgeniz bile yok! tunne Tıpkı ölüm korkum gibi! Ölüm korkum da ölünce yok olmak değil; aksine, oralarda yalnız olmanın huzursuzluğu gerçekte. Ölüme yalnız gitmek istemiyorum sadece. Yok, yok! “Birlikte ölelim” de değil, demek istediğim!  Zaten ben, ölümü bir tünelden geçip başka bir boyuta çıkmak olarak görüyorum, laf aramızda.

Yıllar önceden bahsedeceğim sizlere, mesleğe ilk başladığımız yıllardan. Bizim meslek farklı;  okullarda alınan bilgi ile hemencecik ‘başla’ denmiyor işe. Okulundan bile hemen başlanmıyor, kaldı ki o zamanlar okulu dahi yoktu. Başka başka bölümlerde okumuş insanlar, bir takım sınavlardan geçirilerek alındık bu işe. Alındık ama meslek sahibi olamadık hemen. Önce Ankara’da Genel Müdürlüğümüzün olduğu binada, bir kursa tabi tutulduk. Öyle böyle değil, bir yıl süren meşakkatli zor bir kurstu. Hele bizim dönem..! Bina inşaat halinde, pencereler kapanmıyor, kapılar kilitlenmiyor; oldukça iptidai bir yerdi yatakhane olarak kaldığımız yer. Kursun zorluğu, kaldığımız yerin zorluğu, kader birliği yaptığımız dönem arkadaşlığımızı pekiştirmişti. Yemeklere birlikte gider, birlikte ders çalışır, birlikte gezer, eğlenirdik. Yine bir akşam, yemek için sözleştiğimiz saatte binanın giriş katında buluştuk. Biz hazırlanıp çıkarken sık sık olduğu gibi elektrikler gitti. Allah’tan aşağı kata inmiştik. Tam dışarı çıkacağız, İrfan:

– Burçak üşürsün böyle, üzerine bir şey alsaydın! dedi.

Dış kapıdan çıktığımızda, gerçekten de havanın serin olduğunu fark ettim. “Tamam, çıkıp alayım” dedim. “Yukarısı karanlık, bulabilecek misin?” diye soran oda arkadaşım, Sevim mi yoksa Yeliz miydi, şimdi hatırlamıyorum ama karanlıktan korktuğumu kimselere söylemeden yalnız çıktığımı hatırlıyorum. Sağ elimle merdivenlerin trabzanlarına tutunarak dört kat yukarıya koşarak çıktığımı, yine sağ elimi duvardan ayırmadan odamıza doğru koşar adımlarla yürüdüğümü hatırlıyorum. Bekletmek istemiyordum arkadaşlarımı. Düşüncesizlik etmiştim ve ders çalışma saatlerinden çalıyordum. Bir an önce gidip gelip yarınki sınava hazırlanacaktık. Bunu düşününce daha da hızlandım. Odamızın olduğu koridora gelmiştim, tanıdığım, bomboş koridorda, en sondaki odamıza ulaşmak için koşmaya başladım ve inanılmaz bir olay oldu; o zifiri karanlıkta birisi demirle ve olanca gücünü kullanarak kafama vurdu!… Birisi demirle kafama vurdu sanki… Birisi kafama mı vurmuştu demirle?!.. Anlayamadım o an, ama sonrasında anlaşıldı olay. Biz çıkarken elektrikler kesildiği için sigortaları kontrol edip panelin kapağını tam kapatmayan arkadaşım nereden bilecekti ki, binanın yamukluğundan kapağın doksan dereceyle açık duruma geleceğini ve benim zaman kaybı olmasın diye, hadi gerçeği söyleyeyim, korkum nedeniyle karanlıktan bir an önce çıkmaya çalışırken son hızla koşup kafamı sigorta panelinin kapağına tüm gücümle geçireceğimi… Nereden bilecekti?! İnsan tek başınayken başına bir şey geldiğinde daha dirayetli ve bilinçli oluyor, bırakmıyor kendisini, ağlayıp, sızlamıyor. Ya da ben öyleyim? Çok bir şey olmamıştı. Hemen odaya girdim, hırkamı bıraktığım yerde kolayca yatağımın ayak ucu demirlerinde buldum, aldım ve bu sefer koridorda karşı tarafa geçip yine sağ elimle duvarı takip ederek geldiğim yoldan geri döndüm; çabuk çabuk, ama bu sefer tedbirli. Arkadaşlarımdan bir grup gitmiş, Hatice ve Arzu beni beklemişlerdi, bir de Ahmet. Ne kadar düşünceli olduklarını hatırlıyorum da; dışarıya çıkarken grup bir sebepten ikiye, üçe ayrılırsa, mutlaka her grupta bir erkek olacak şekilde ayarlarlardı. Yürürken değil ama yemekte anlatmıştım başıma geleni. Biraz biraz da ağrı başlamıştı. Başlayan ağrı mı, yoksa arkadaşlarımın ilgisi mi gözlerimi dolu dolu yapıyordu acaba? Yemekten döndük, dersimizin başına geçtik. Geçtik de, benim hiç halim yoktu. Biraz çalışıp uzandım. Arkadaşlarım daha ders çalışıyorlardı, saat gece yarısını geçmişti. Bir kaç kez midem bulanıyor hissine kapıldım, kalkıp tuvalete gittim. Bizim kapının olağan dışı sayıda açılıp kapanması, diğer arkadaşların dikkatini çekmişti. Midemin bulandığını da öğrenince herkes bi ayaklandı. Mehmet hemen bir yerleri arayıp ambulans çağırdı ve ders çalışanlar beni uğurlarken, çalışmasını bitirip yatmış olanlar kalkıp benimle acile geldiler. Bu kadar heyecanın sonunda; filmler, tomografiler…doktor baktı, bir şey olmadığını ama, 24 saat uyumamam gerektiğini söyledi, merhem ve ağrı kesici yazıp gönderdi. Sabaha kadar oturduk. Ertesi günse, dersimiz, sınavımız, beyin kanaması tasası, hepsi kazasız belasız atlatıldı. Beyin kanaması olmadı, o kadar olaylı bir gece olmasına rağmen hepimiz iyi notlar aldık ve zavallı panele (!) bir şey olmamasını kutladık ertesi günlerde. Bir kaç gün alnım şiş gezmiştim. Tam şişliğim inmeye yakınken, her şey yoluna girmişken, bana bir ödeme bilgisi geldi. ambulans ve Acil Servisteki muayene!? O dönem ödeniyormuş; bu dönem hala ödeniyor mu, bilmiyorum? Memur olduğumu o kargaşada kaydetmemişler, sonrasında ise kurumdan bir yazı ile çözülecek iş, benim bireysel uğraşıma kalmıştı. İşçi statüsü ile başlayıp memur olmuştum, yok onu ona saydırıp bunu buna kanıtlamam, laf anlamayan kurumlara laf anlatmam gerekmişti. O kısım, hikayemi özünden ayıracağından detayları bırakıp sadece Ulus- Beşevler arası mekik dokuduğumu söylemeliyim size.

İşte ne olduysa bu koşuşturmalarım esnasında oldu. Bir keresinde, öğleden sonraki derslere girmeyerek Ulus’a gittik, Arzu ile. Artık, aldığım son evrak ile, ödediğim parayı geri alabilecektim. O gün, yolumuzun son bölümünde dolmuşa binmek yerine yürümeyi tercih etmiştik. Çok ilginçtir; belki sekiz, belki de on kere abartısız bu yolu gidip gelmiştik ve hiç birisinde dolmuşla geçtiğimiz bu bölümü yürümemiştik. Aslında yorgunduk ama ikimiz de nedense, tekrar ediyorum nedense, “haydi yürüyelim!” fikrindeydik. O gün de dolmuşa binerek çabucak misafirhanemizde olabilir, diğer arkadaşlarımıza katılabilirdik oysa ki.

Kuruma beş yüz metre ya var, ya yoktu… Biraz önümüzden beş, bilemedin altı yaşlarında bir kız çocuğu yürüyordu. İşte, yazımın başında size anlatacağım diye belirttiğim, asıl olaya geldik…Kuruma beş yüz metre ya var, ya yoktu… Biraz önümüzden beş, altı yaşlarında bir kız çocuğu yürümekteydi, biz de epeydir arkasında yürüyerek mesafeyi kapatmıştık. Tam ona yaklaştığımız sırada, ikimiz de aynı anda bir şeyler fark ettik… Yanlış bir şeyler! Resmin bir yerinde bir hata var da, bulamamak gibiydi hissettiğimiz. Oldukça geniş bir caddenin, bir çok şehirde rastlanmayan türden geniş kaldırımındaydık. Sol tarafımızda arabalar vızır vızır gelip geçiyor, sağ tarafımızda ise beton yığını evlere giriş çıkış oluyor, kaldırımda işten çıkmış insanlar garip bir matematiksel denklem gibi aynı yolu izleyerek gidip geliyordu. Çilli, sarı saçları at kuyruğu şeklinde toplanmış, kahverengi pantolonu, sarı bluzu ve… Evet, elindeki… elindeki çok garipti, yalnız başına olması garipliğinin yanı sıra. Elinde bohça olan bir kız çocuğu! Bildiğimiz anlamda bir bohça… Yeşil bir kumaş, uçları birbiriyle bağlanarak bohça yapılmış. Kararlı adımlarla yürüyordu. Bir iki adım kalmıştı yanına varmamıza, birbirimize baktık. Tam yanından geçerken, “merhaba, nereye gidiyorsun?” diye sordu Arzu. Şimdi iki yanındaydık, onun adımlarıyla yürüyorduk. Durdu, başını bir sağa bir sola çevirerek ikimize de baktı, hiç bir şey demeden yürümeye devam etti. Kimse yoktu yanında, tek başına yürüyordu, kararlı, sessiz. Bu sefer, nereye gittiğini sorduk. Bizi anlamadığını söyledi, söyledi ama ingilizce! O an tüm garipliklerin, olağandışılıkların üstünde bir şeyle karşılaşmıştık, bu küçük kız ingilizce konuşuyordu. Ve anladık ki, Türk değildi. Yabancı, yapayalnız, küçücük ve elinde bir bohça ile vızır vızır trafiğin işlediği bir caddenin kaldırımında insanların dizini biraz geçen boyuyla yürüyen bir kız çocuğu..!? Her şey garip ötesiydi; merak ve şaşkınlık boyutunu geçmiş, endişe ve korku boyutuna gelmişti bizim için olay, o küçük kız çocuğu adına. Ve ne yapacaktık şimdi?… Onunla yürümeye devam ediyorduk. Birbirimize baktık. Sohbetin bundan sonrasına ingilizce devam ettik.

-Merhaba… Nereye gidiyordun?

-Merh… Çok kısık bir sesle gevelenen bir şey.

Artık Müdürlük binamızı geçiyorduk, ama ikimiz de bir şey demeden çocukla yürümeye devam ettik. Bu sefer, anlayamadığımızı söyleyip tekrar sorduk:

-Eve mi gidiyorsun?

-Hayır!

-Evin nerede?

Arkasını işaret ederek:

-Orada!

-Peki, nereye gidiyorsun?

-Atlara!

….

Evet, bir kaç kez daha tekrarlattık, “atlara” demişti. Bu sefer önüne geçip durduk:

-Nereye atlara? Atlar nerede?

-Onlar şeker seviyor, evden şeker aldım, atlara gidiyorum.

-Peki, nerede atlar?

İleriyi işaret ediyor.

Konuşmadan karar veriyoruz Arzu ile:

-Tamam, atlara birlikte gidelim.

Yüzümüze bakıp gülümsüyor. Bohçasını gösterip:

-Şeker var, diyor.

-Ama önce bizim de kendi evimize uğramamız lazım, bizi bekler misin?

-Evet, haydi! diyor ışıldayan  gözleriyle.

-O zaman gel bizim eve uğrayalım, sonra gideriz.

-Tamam!

….

Başka bir sorunumuz var şimdi de; girişteki bekçinin önünden geçip, yatakhaneye nasıl çıkacağız bu çocukla? Ne diyeceğiz adama? Ne yalan söyleyeceğiz? Kapıya yaklaşıyoruz çaresiz. Biz yaklaşırken müdürlerin bir grup halinde çıktığını, bekçinin onlarla arabalara kadar yürüdüğünü görüyoruz ve kimse görmeden, görse de anlamlandırmadan, asıl bekçiye gözükmeden içeri giriyoruz çabucak, çocuğu aramıza alarak. Bizim odaya gidiyoruz. Mesai bitmiş, arkadaşlar ya duşta ya da dinleniyor. Sevim görüyor ilk bizi, şaşkınlıkla “Aaa!? Nereden çıktı bu?!” diye soruyor. Anlatıyoruz. Arkadaşlar toplandıkça yeniden yeniden anlatıyor, ufaklığa aç olup olmadığını soruyoruz. Ne yapacağımızı düşünüyoruz. Sorularımızı çok güzel yanıtlıyor ancak evinin adresini söyleyemiyor. Evin çevresinde ipucu olabilecek şeyler soruyoruz; lunapark var mı, sinema var mı? O ise atlara ne zaman gideceğimizi soruyor. “Karanlık oldu artık” diyorum, “yarın gideriz”. O, Karanlığın neden engel olduğunu anlayamıyor. Evet! Onun yaşlarındayken ben korkardım karanlıktan, ama  o korkmuyor? Neden? Nedir aramızdaki fark? Biraz önce benim yaptığım gibi davranılmamış ona hiç. Karanlığın bir şeylere engel olduğu söylenmemiş, önüne bir zorluk, kötü bir durum gibi getirilmemiş… Hatta dışarıda kalmaktan korkup eve kaçtığım o yaşlarda bizim ufaklık evden atları beslemek için çıkmış. Onunki mi bilmemek? Bilmek mi benimki? Hangimizinki yanlış bilmek? Biraz bisküvi ve çikolata ikram ediyoruz. Azıcık alıyor ve merakla soruyor ne zaman gideceğimizi. Birbirimize bakıp:

-Gideceğiz ama, önce annenlere haber vermeliyiz, nasıl vereceğimizi düşünüyoruz, dediğimizde,

-Eve değil, atlara gidelim, diyor.

-Söz, atlara gideceğiz ama önce anneni babanı bulup söylemeliyiz atlara gittiğimizi.

-Eve gitmeyelim, telefon edelim.

Nee! “Telefon edelim” demişti. Şaşkınlıkla bakakalıyoruz küçük kıza.

-Telefon mu edelim? Sen evinizin telefon numarasını biliyor musun?

Hayır, derken başını iki yana sallıyor.

-Nasıl arayacağız evinizi, annene, babana nasıl haber vereceğiz? diye sorduğumuzda,

-Ben ararım, diyor.

Nasıl?

Nasılı şu; bu küçük, akıllı kız çocuğu numaraları değil ama numaraların sırasını bize gösterebiliyor. Bunu da bir telefon tuşlarını resim olarak çizip “haydi evinizin numarasını göster bize” dediğimizde, küçücük parmağını bu numaraların üzerinde gezdirerek yapıyor. Biz de numaraları kaydedip koşarak aşağıya iniyoruz. Bekçinin oradaki telefondan küçük kızın evini arıyoruz. Arzu konuşuyor, küçük kızın, elçilikte görevli babasıyla. Mutlu olduklarını düşünüyorum, kızlarını bulduğumuz için. O da ne! Arzu’nun konuşması sertleşiyor. Adam, bizim, kızını alıkoyduğumuzu ima ediyor söylediği diğer şeylerin arasında. Polisi aramakla falan tehdit ediyor. Önce sinirleniyorum, hem de çok… Ama sonra adamın yabancı bir ülkedeki yalnızlığını ve çaresizliğini düşünüyorum. Kalabalıkta, ışıktaki yalnızlık korkusu..! Tarif ediyoruz bulunduğumuz yeri, çok uzak değilmiş evleri. Hemen geleceğini söylüyor. İçeride çocuk sesleri varmış. Bizim ufaklıktan öğreniyoruz beş kardeş olduklarını, babasını beklerken. Ayrıca, söz veriyoruz onu atlara götüreceğimize. Atlara gitmek için gün belirliyoruz. Sözümüzü babasına da anlatıyoruz. “Tamam tamam” şeklinde başını sallıyor, kızına sarılıp nasıl olduğunu sorduktan sonra. Tekrarlıyoruz arabaya binerken söz verdiğimizi, önümüzdeki hafta sonu at çiftliğine birlikte gitmek istediğimizi. Yine ”tamam” diyor ama tamam olmayan bir şekilde. Nedense beklediğimiz gibi olmadı küçük kızın babasıyla buluşmamız. Bize müteşekkir değildi, bırakın bir ufacık teşekkürü, gülümsemeyi, kızını evden biz kaçırmışız gibi sert davranıyordu. Mutlu sonla biten filmlerin sonundaki kahramanlar gibi olmayı beklerken kızmıştım o dönem. Aslında o dönem bilmediğim korkular da varmış hayatta; yaşadıkça edinilen korkulardan. O zaman anlayamamıştım bu huzursuzluğunu adamın, şimdi anlıyorum. Ancak üstünden otuz yıl geçmiş olmasına rağmen hala içimde o küçük kıza verdiğimiz sözü tutamamış olmamızın, onun tarafından bizimle ilgili bir hayal kırıklığı yaşatmış olup olmadığı sorusu. Hayata bakışı ve güveni, ilk dersini bizimle mi almıştı? İnsanlara güven konusunda korku oluşturmuş muyduk? Bırakmadık peşini, aradık, her gün izin istedik babasından, annesinden. Olmadı. Birlikte gidelim dedik. “Hayır” cevabını çok kibarca çeşitli bahanelerin arkasında sundular. İçimiz üzüldü.

1Tek teselli eden düşüncem, o gün atlara gidememiş olmasının bugün onu atlarla ilgili bir mesleğe ulaştırması. O gün için mutlu bir son olmamıştı ama, umarım hayatının genelinde bir mutlu sona kavuşmuştur.

Korkularım ve o küçük kız çocuğu” üzerine 28 yorum

  1. Erhan lülleci

    Mrh Burçak öncelikle mutlu bir pazar diliyorum .Gözlemlerinden beslenip bize güzel hoş bir anıyı hikayeleştirmissin bravo yazar sermayeni güzel kullanmıssın, metnin ayan beyan bir hikaye olduğu açık, hikayene karşı takındığın tavır çok iyi niyetli buda yazı dilini ve anlatımını sevecen hale getiriyor bir teşekkür bile etmeyen babasını bile anlayışla karşılayabiliyoruz ,senin yazılarinda hiç kin ve nefret duygusu yok zaten.Çevresel faktörleri yürüdüğün yolu, binayı gayet güzel anlatmıssın buda anlattığın hikayeyi daha akılda kalıcı ve gerçekçi yapıyor önce binada başını çarpman ve yine bu binaya gidip gelirken küçük kıza rastlayıp ana hikayeye bağlaman güzel olmuş bütün yazı kurslarında hikayenin başında verilen ayrintinin mutlaka yazının içinde bir işlevi olması gerektiğidir . Başını çarpman hastahane ve bir gece uyumaman ı belirtmen ede kızın bohçasının içindekini açıklaman güzel bir neden sonuç ilişkisi olmuş ve konuyu açıkta bırakmamıssın eğer bu kız çoçuğu şimdi 2017 yılında orada yürüse sizin gibi insanlara rastlama imkanı çok daha düşük olurdu, çünkü toplum iyice yozlaşıp, ahlãksızlaştı artık eminimki babası ve annesi ileriki zamanlarda yaptıklarından pişman olup sizleri iyilikle yâd etmişlerdir. Burçak beynine, yüreğine ve ellerine sağlık lütfen bu kadar ara verme artık..😠😠😡😡

    Liked by 1 kişi

    1. Teşekkürler Erhan
      Büyüdüm, korkularım azalırken çoğaldı. Anne babasının korkusunu çok iyi anlıyorum artık. Ancak ara ara aklıma gelir, o çocuk bize inanmıştı. Umarım olumsuz olarak yer etmemiştir zihninde… Yazmak güzel, içimde kalanları döküyorum kağıda. Kendimle dertleşiyorum.

      Liked by 1 kişi

      1. Nur topu gibi bir edebiyat bir de kelimelik grubum oldu ve zaman zeytin zamanı. Zeytin topluyorum. Şey arkadaşlar facebook da paylaştım bir öykü yarışması var. Şimdi ona öykü yazıyorum. Haydi hep birlikte katılalım. Özlem hocam, Oğuz hocam ve diğer blogger arkadaşlarım ne dersiniz?

        Liked by 1 kişi

        1. Sinirleniyorum ama yaa böyle edebiyat topluluğu filan dediğinizde.. Annegozuyle de kitap kulübü yapıyor. Ben yıllardır çabalıyorum, başaramıyorum. Çatlıyciiim!
          Keyfin daim olsun Burçak. Özlüyoruz sadece. Ortam az biraz öksüz kaldı. İnsan sevdiği lezzetleri arıyor. Ama tabii ki herkes hayatını yaşayacak ki beslensin. Ayrıca da zeytin candır ❤

          Liked by 1 kişi

  2. Arzu göksu

    Burçak yaşadığın iki olay da bana göre olağandışı ve sen bu iki olayı sıradışı bağlayıp son derece lezzetli önümüze sundun hayatın her adımının etinden sütünden faydalanıp sana senin yaratıcı zekanın dışında kendine yaptığın yatırımların sonucunda çok şey olan burçağın birde yazar yönünü görüyor ve kendimi hiç kıpırdatmadan tüm algılarımı açarak okuyabiliyorum yaaa helal olsun sana…

    Liked by 1 kişi

    1. Teşekkür ederim arkadaşım,
      Teşekkür ederim en başta beni blog açmaya teşvik ettiğin için ve hep yanımda olduğun için. Küçük kızın hikayesini daha sonra anlattığımda bana inanmayanlar olmuştu biliyor musun? “Sen abartıyorsun” demişlerdi ama o dönem birlikte olduğum kurs arkadaşlarım (isimlerini değiştirdim) iki olayın da şahidi. Ancak yaşayıp bittikten, geçip gittikten sonra çok daha iyi farkettim yaşadıklarımızın olağandışılığını.

      Beğen

  3. Muzaffer

    Burçak hanımefendi bizleri uzun zamandır o sıcacık insancıl hikayelerinizden ki bizlere sorumluluklarımızı hatırlatan zaman zaman bizleri düşünmeye sevk eden bu hikayelerinizden lütfen artık uzun süreli bizden uzak tutmayınız. Hoşgeldiniz, korkularımız hayatımıza nasıl yön veriyor, bizlerin yaşamını nasıl etkiliyora güzel ,örnek bir hikaye yaşadığınız bence ucuz kurtulmussunuz mazallah daha kötüsü de olabilirdi acaba bu karanlık korkunuz şu anda da var mı merak ediyorum.
    Küçük kızla olan yaşadığınız kısım tamamen bizlere topluma, cevremize karşı sorumluluğumuzu hatırlatan nefis bir deneyim , 2017 yılında herşeyin yozlaştığı,bencilliğin en öne çıktığı bu zamanda insanlar böyle davranış da bulunurmu düşünmek lazım, bizlere topluma karşı sorumluluğumuzu hatırlatan gerçek bir hikaye ,Burçak hanım kaleminize sağlık lütfen arayı açmayalım …. Teşekkürler…

    Liked by 1 kişi

    1. Korkularım çocukça olmasa da devam ediyor tabi ki. Mantıksal boyutta üstesinden geliyorum ama duygu yönetimi zor. Aslında bir çok konuda aynı ikilem söz konusu.
      Arayı açmayalım demişsiniz ancak bir süre izin isteyeceğim. Bir öykü yarışmasına katılma kararı aldım. Üzerinde çalışmalıyız.

      Beğen

  4. Serap Tezesen

    Sevgili Burçak hanım
    iyi geceler.tesadüfen diğer sayfada okudum paylaşımınızı ve hemen buraya uçtum adeta.Ucuz atlatmışssınız kazayı.laf aramızda ben de karanlıktan çok korkarım.Hamılelık donemimden sonra başladı bu korku.derin uykuda dahı olsam elektrıkler kesildiği an gözümü açıyorum hemen.siz yine de korkunuza rağmen başarmışsınız ben asla yapamazdım.Kız çocuğuna rastlamanız onun açısından çok büyük bir şans olmuş.başına kötü şeyler gelebilirdi.Ben sonunu şöyle hayal ettım.o kız çocuğu kaybolacak bır anda ve bunu sorgulayacaksınız bu neydı hayal mı gorduk bız dıye.oykulerınızde,gerçek yaşantınızda yaşamış olduğunuz olaylarda son derece doğal insanı yormayan ama merakla beklenenler oldu hayatımda.teşekkurlerımle

    Liked by 1 kişi

    1. Sevgili arkadaşım,
      Aslında anlatımımda her bir detay birebir yaşanmıştır ama anlattığımda dönüp bakıyorum film gibi. Çok düşündüm biz o kız çocuğu ile ilgilenmeseydik bu nasıl bir hikaye olurdu. Geçenlerde parkta uyuduğunu düşündüğüm ve yanından sessizce geçtiğim amca hala aklımdadır, “acaba hasta mıydı? İlgilenmedim” diye. Sizler destek verdikçe yazıyorum. Desteğiniz çok önemli, teşekkür ederim.

      Beğen

  5. karanlık ..
    belirsizlik ..
    korkmak olağan ..
    görme engelli arkadaslarim var.. mecburen hayata tutunup uyum sağlamaya calisiyorlar islerine gidiyor evlerinde tek baslarina yasiyorlar.. bir sekilde ustesinden geliyorlar..
    Burcak nasil betimlemissin gercekten kafana biri vurdu sandim ilk anda…benim görme özürlü bir arkadasim da metroya bundigimizde ortadaki tutunma demirine küt diye kafasini vurmustu içim koptu zannetmistim..karanlik bilinmezlik..korkular.. üstesinden gelinir di mi?
    ..küçük kız çocuğu çok da sansliymis size rastlamakla ..Ama o nasil bir aileymis oyle..donuk soğuk..o açıdan da küçük kızın sansi soru işareti ..
    hayat işte ..
    yine aldin sürükledin guzel yazinla. Yaşanmışlık olmasi yüreklerde ayri bir tad bırakıyor..sevgiyle..

    Liked by 1 kişi

    1. Sevgili arkadaşım,
      Önce yazacaklarım aklıma geldiğinde mutlu oluyorum, sonra yazarken bir şevk, heyecan, en sonunda “oldu mu?” düşüncesi ve yorumlarla oluşan başka bir mutluluk.
      Korkuların üstesinden gelinir diyorum üstüne giderek. O gün de onu yapmak istemiştim. Ancak soğuk tavırlı anne babayı anlıyorum bugün. Dillerini, kültürlerini anlamlandıramadığın bir insan topluluğu içinde küçük kızını kaybediyorsun… Endişenin en büyüğü. Fransa da hissetmiştim (yazarım bunu da) bir insan kalabalığı içindeki yalnızlığı ve çaresizliği…
      Kurgu olmayanları daha zor yazıyorum aslında, çok daha kontrollü. Beğenmene sevindim.

      Liked by 1 kişi

      1. Ve ayrıca konu etmekten kaçındığım, bizden farklı kişilerin yaşama devam edişleri beni üzdüğü kadar hayran da bırakıyor. İZBAN grevdeyken ilk gün hazırlıksız yakalanıp, bizler otostopla falan şehre gelmeye çalıştık. Bir arabaya atladık, en son ben bindim kapıyı kapatırken bizimle trene binen görme özürlü kişiyi gördüm yapayalnız kalmıştı. Tekrar indim onu bindirdim arabaya, bu sefer de ben kadın olarak sabahın kör karanlığında orada kalacağım diye iki arkadaş indiler. Bu bahsettiğim kişiler birbirini hiç tanımayan insanlardı. Görme özürlü arkadaş, yol boyu şaka yaparak “normal olsaydım şimdi orada ben bekliyordum ne şanslıyım” diyerek güldü, bizi de güldürdü.

        Liked by 1 kişi

  6. Hanife

    Korkularımız var evet,
    ama bize öyle tanımlandığı ve öğretildiği için ama yaşadıklarımız kaynaklı. Her birimiz farklı yaşam koşulları ve öğretilenlerden aldığımız kadarıyla şekilleniyor ve şekillendiriliyoruz.
    İşini belirtse miydin acaba diye düşündüm sonra da okuyucuların zaten biliyor diye mi düşünerek yazmadın dedim. Sonra yaşamının önemli bir kesitini oluşturan mesleğe hazırlık aşamasında yaşadıklarının bize nefis bir öykü tadında dönüşü çok hoşuma gitti. Kafana demirle vurulmasının zannından sonraki olumlu yaklaşımın çok güzel. Neden mi? “Birisi kafama mı vurmuştu demirle?!.. Anlayamadım o an, ama sonrasında anlaşıldı olay. Biz çıkarken elektrikler kesildiği için sigortaları kontrol edip panelin kapağını tam kapatmayan arkadaşım nereden bilecekti ki, binanın yamukluğundan kapağın doksan dereceyle açık duruma geleceğini ve benim zaman kaybı…” kapağın binanın yamukluğundan kaynaklı açılması ve senin alnını ya da başını şiddetle çarpman, işte buradaki anlatımında bile bilgilendirirken kızmıyorsun, öfkelenmiyorsun yani bu durumda da pozitifsin. Şöyle yazabilirdin örneğin bu binanın inşa edilmesinde sorumlu olanların görevini iyi yapmadığını veya paneli takanların bununla ilgili bir deneme yapmadıklarını ve panelin açılınca kapanmadığını kontrol etmediklerini ama yazmamışsın… olumlusun, olumlu düşünüyor ve olumlu yazıyorsun ne kadar güzel bir yaklaşım. Kız çocuğu yalnız başına bir caddede yürüyor, büyük şehirde ve babası büyükelçilikte görevli. Şunu sordum hemen nasıl evde yaşayan birinin (anne ya da bakan her kimse) bu durumdan haberi olmamış ve çocuk dışarıya çıkabilmiş…
    belirttiğin gibi çok olağan dışı ve sana tesadüf etmiş. Olağan akışın dışında yaşananlar ve ortaya çıkanlar bir sonrakinin öncülü gibi tam da böyle olmuş,
    yemek ihtiyacı, elektrik kesilmesi ve üşüyeceğinin anımsatılması, korkunu yok sayman ve açık kalan panelin başına çarpması ama karanlık korkusuyla birlikte var olan ölüm korkusu sonucu kendini dinleyip duyduğun kaygılar nedeniyle hastaneye gitmen, ücret ödeme bilgisi, isteksizce olmasına karşın yürüme isteği ve yalnız yürüyen bir kız çocuğu ile karşılaşman. Bu başlıkları içeren bir oyun kurgulayın ve sonra yazı kaleme alın denmiş gibi sanki…
    İnsanlar yalnızken, olumsuz koşullarda çevrelerinde kendilerine yardım edebilecek birileri yoksa eğer çözüm yolları üretmeye çalışırlar, örneğin çocuklar kimsenin olmadığı yerde bir yerleri acıyacak şekilde düşseler bile önce etraflarına bakıyorlar ve tanıdıklar birileri yoksa kalkıp yürümeye devam ediyorlar ama yakınlarında birileri varsa kalkıp yürümek yerine ağlamayı tercih ediyorlar. Yürümeyi yeni öğrenen çocuklarda gözlemlediğim bir davranış biçimi.
    Güveni sarsılan bir çocuk var mı acaba?(At çiftliğine söz verip götüremediğiniz) Ya da bu yaşadığından ders çıkaracak bir birey mi yetişmiştir ya da siz bu davranışınızla o çocuğun hayatında önemli bir noktaya dokunup insan yaşamında olumsuz koşullarda (çocuğa göre olumsuzluk yok, o atlara şeker vermeye gidiyordu ve bunu yapmak istiyordu. Ya siz o çocuğu bırakıp ayrılsaydınız ve onun yaşamında travmalara neden olabilecek olaylar yaşasaydı) karşınıza çıkan iyi insanlar olabileceği resmini çizmiş olabilir misiniz? İlk dersini sizden almış olabilir ama bu güvensizlik üzerine değildir bence. Babaya gelince, size teşekkür etmediği için pişmanlık duymuş olabileceğini düşünüyorum. Hani bir olayın ardından yıllar sonra keşke deriz ya onun gibi baba da keşke teşekkür etseydim, iyi ki kızım onlarla karşılaşmış diye düşünmüştür.
    Düşündürdün, duygularına, kalemine ve bileğine sağlık Burçakçım…

    Liked by 1 kişi

    1. Canım arkadaşım,
      Bunları yaşamamış olsaydım ve kurgulayarak yazsaydım derdim ki; “yok daha neler!”. Sonrasında anlattığımızda da, iki kişi yaşamış olmamız ve daha sonra şahit olanlar olduğundan bize inanıldı. Hatta bir dostum aynen şöyle ifade etti o olayı bir gece nöbeti sırasında anlattığımda; “Ay Burçak seni tanırım, hayal dünyandan öyküler yazarsın, bu da o öykülerden biri diye düşünebilirdim ama “o” da seninleymiş ya (bahsedilen arkadaş olayı anlatırken bir kelime bile fazladan ekleme yapmaz) hah diyorum bu her harfiyle gerçek bir olay”… İşte olağan dışılığı tek yaşasaydım kendim kendimi bile inandıramayacaktım.
      Hanife, lise sonrası yollarımız ayrıldıktan sonra hayatıma bakışım denklem çözmek gibi oldu. Proses incelemesi gibi; girdiler-süreç-sonuçlar ve bu sonuçlar hangi olayın başlangıçları? Bir ağacın dalları gibi çeşitli yönlere devam eden bu denklem kafamda netti. “Bunu yaptım bu oldu?” Bu bakışın bana bir çok yararının yanı sıra olayları net hatırlamam gibi bir getirisi de var.
      Bu arada senin bakışını ve yorumunu da merakla bekliyorum her yazımdan sonra.
      Sevgilerimle…

      Beğen

  7. semih Özcan

    Ben bu anıyı o günlerden anımsadım. Yıllar önce topluca arkadaşlarla otururken anlatmıştın..:) Hatta daha ilk paragrafı okurken konuyu anladım..

    Liked by 1 kişi

    1. Ve işte o günlere yakın zamanda anlattığım, o zamanın heyecanını bilen arkadaşım. Sen sormuştun “polis aklınıza gelmedi mi?” diye. Gelmişti ama son çare olarak. Sen mi ya da gruptan başka bir arkadaş mı eklemişti “iyi ki bir gece sizinle kalmadı, suç işlemiş olacaktınız” diye. Hatırladım olaya gerçekçi bakan arkadaşlarım sizi 😀

      Beğen

  8. Gulsefa

    Burçak yine içimizden duyguları şairane betimlemişsin. Korkular bizi en çok kontrol eden duygular değil midir? Daha mekanik tutumlar ve insanlar çoğalıyor.Üzülmemek adına iyi insanlara bile güvenmiyoruz.Ama senin sevgiyle kucaklayan pozitif bakışın umut oluyor her okumamda.Yüreğine sağlık

    Liked by 1 kişi

  9. Onur

    Burçak Hanım merhaba,
    Anılarınıza o günkü şahitler kadar şahit hissettim kendimi. Ayrıntıları yazıya çok başarılı bir şekilde döküyorsunuz.
    Babanın tavrı ve kızın hayal kırıklığı yaşamış olma ihtimali bir tarafa, orada tesadüfen ya da “her nasılsa” bulunmuş olmanız yine de büyük şans olarak değerlendirilmeli kız için. Aksi takdirde çok daha farklı senaryolar çıkabilirmiş.
    Böyle şeyler bazen başımıza gelebiliyor. Doğru zamanda doğru yerde bulunarak bir anda olayın içine girip şahidi ya da kahramanı olabiliyoruz ve ona yön verebiliyoruz. İyi ki dolmuşa binmek yerine o yolu yürümüşsünüz. Pozitif bilimle açıklanamayan hiçbir şeye inanmıyorum ama hala kendime açıklayamadığım birkaç hadiseyi bizzat yaşadım. Enteresan şeyler…
    Konuyla ilgisi yok belki ama ölüm korkusuna bakış açınız dikkatimi çekti. Ölüm korkusunun en büyük korkum olduğunu düşünüyorum ama şimdi o korkunun temelinde yokluktan ziyade mutlak bir yalnızlığın yattığını anlıyorum.
    Yazıyı güzel, başarılı buldum. Epey zaman girmişti araya. Yazılarınızın bana da katkı yaptığını düşünüyorum, keyif alarak okuyor ve mutlu oluyorum. Tebrikler, en içten sevgiler 🙂

    Liked by 1 kişi

    1. Sevgili Onur,
      Senin yorumuna yazdığım cevap yeni bir hikayenin çatısı oldu. Bu nedenle uzun uzun yazdığım o cevabı taslaklara ekledim. “Eğer var olmasaydık” kimlere dokunamayacak, hangi hayatlara girmeyecektik ve hangi olaylar farklı yoldan devam edecekti?
      Korkular ise ölüm korkusunun içinde eriyor ve onun aslında ne korkusu olduğunu tam olarak ölürken keşfedeceğiz sanırım.
      Yazmak güzel ama yazdıklarımın beğenilmesi çok çok güzelmiş. Teşekkür ederim.

      Beğen

  10. O zorlu kursta binanın da zorlu döneminde bulunmak… Bir yanda sınavlar ve ağır dersler…

    Minik kız ne kadar şanslıymış sana rastlamakla.
    Öykü, heyecana boğduğundan sonuna ulaşmak için gözlerim koştu satırlarda, emeklerine sağlık canım arkadaşım.

    Liked by 1 kişi

    1. Olaylar, insanlar, düşünceler, duygular akıp geçiyor yanıbaşımızdan… Hangisine dikkat ediyor, hangisinde duruyorsak kader oluyor… Hatta benim kaderim oluyor, onun kaderi oluyor…belki… belki de okuyanın. Sevgilerimle

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s