George Orwell -Burma Günleri Kitabı Benim Sesimden

Sevgili dostlarım,

Bir süre, Türkçe’yi düzgün okuyabilmek amacıyla, Federal Film Akademi İzmir Seslendirme ve Dublaj kurslarına katıldım.

Daha kurslarımı tam olarak bitirmeden, her gün yapmam gereken çene, dil, dudak, ağız çalıştırma egzersizleri için okumalar yapıyordum. Okumalarım sizlere ulaşsın istedim ve bu kanaldan kitap okumaya başladım.

Ancak bu ilk denememde çok hata buldum sonrasında dinlediğimde. Daha sonraki okumalarım daha da güzel olacaktır.

Kitapları seçerken okumadığım ve okumayı istediğim romanları seçiyorum ve ilk kez sizinle birlikte okuyorum. Böylece seslendirmede deşifrasyon denilen çalışmayı da yapmaya çalışıyorum.

Deşifrasyon; Türkçe’nin yazıldığı gibi okunmamasının üstesinden gelmek, ortamın ses düzeyini, tonlamaları, vurguları keşfetmek ve duygunun tavrını verebilmek.

Bir sonraki roman Jules Verne’den olacak. Çok heyecanlıyım.

Umarım keyifle dinlersiniz.

Merhaba, bugünlerden geleceğe merhaba.

bahçe

Çocukluğumdan bu yana bilimkurgu türünde roman okumayı severim. Aslında çocukken herkes sever galiba.  Çünkü çocukken gerçeklerle sınırlandırılmamış bir hayal dünyamız vardır. Sinemada ‘absürt’ dediğimiz, edebiyatta ‘fantastik’ ya da benim sevdiğim adıyla bilimkurgu üzerine yaratılan eserler bu hayal dünyamızı zenginleştirirler. 

“Sinemada fantastik tür, genellikle geçmiş tarihte yada gelecekte geçen, hayal ürününden oluşan filmlerdir”.

Bilimkurgu ise, “yakın ya da uzak gelecek ile ilgili öykülerin bugün olası olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını da kullanarak oluşturulmasıdır. Bilimkurgu bazen geçmişi de kurgulayabilir”. 

Aslında bilimkurgu Baudrillard’ın dediği gibi; 

“bir büyüteçle gerçeğe yaklaşır, onu birtakım sayılarla abartarak gözümüzün içine sokar.” 

Bugünlerde kendimi, böyle bir film sahnesinde, o çok merak ederek okuduğum romanın içinde ya da ünlü bir üniversitenin sosyal araştırma deneylerinde gibi hissediyorum. İşin garibi herkes ama herkes bu filmin içinde. İspanyolundan Hintlisine, en zengininden en fakirine, en akıllımızdan en yeteneklimize kadar herkes. Hiç bir ayrım olmadan. Sadece insan olarak. Sadece insan olarak, bir çağı kapatıp yeni bir çağı başlatacak bir salgının önünde bekliyoruz. Ve şaşkınız. 

Şaşkınız. Çünkü bu filmleri hep seyretmiş, romanları okumuştuk. Ama hiç böyle bir senaryoda oynamamıştık.

Bu filmlerin çekilme şeklinde ya da böyle bir romanın yazılma şeklinde bizi yabancılaştırma unsuru vardı. Sadece seyirci olabilmiştik bu konulara.

Oysa ki şu an, bir yabancı gibi dışarıdan seyretmiyoruz, rol alıyoruz. Hem de kendi dünyamızın baş rolünü. Ama rolümüzü daha tam okuyamadık, nereye kadar gideceğiz bu oyunda ve nasıl devam edecek bir sonraki sahne…

Peki, normalde sürüp giden hayatımızdan ne farkı var bu filmin? 

Biraz oyuncu kadrosu kalabalık, yani büyük bir prodüksiyonun içinde, geniş bir oyuncu kadrosu ile birlikteyiz  ve biraz da hızlı çekim yapılıyor. Tamam da gerçekte de yaşadığımız hayat, genel anlamıyla böyle değil miydi? Sorunlarla karşılaşıyorduk, üstesinden gelmeye çalışıyorduk. Farklı farklı sorunlardı, yine de üç aşağı beş yukarı aynı değil miydi? Örneğin, parasız kaldıysak ya da hastaysak yani genel adı ile yapmak istediklerimiz için gerekenlerden yoksunsak, bekliyorduk. Şimdi beklememiz de bir yoksunluktan kaynaklanmıyor mu?

Fakat bugünde, bugünlerde, yaşadıklarımızda bizi rahatsız eden bir şey var… 

Nedir?

Bu soruyu bir çok kişiye sorduğumda cevaplardan biri,

“Kendi planlarımı yapamıyorum.” oldu.

“Nasıl yani, hiç plan yapamıyor muyuz?”

“Yapıyoruz da koşullar değişti. Farklı planlar yapıyoruz.”

Bir başka kişi ise şöyle cevapladı,

“Her şey çok belirsiz.”

“Belirsizlik neyi ifade ediyor, olumlu mu, olumsuz mu?”

“Olumsuz tabi…”

Evet bu salgından önce de, bir sonraki sahneyi bilmiyorduk hayatımızda ama planlıyorduk. Planımızı uygulayamasak da aynı koşulların içinde başka bir plan yapıyorduk. Hayat bahçemizin çitleri vardı, içindeki alan belirli bir düzene sahipti ve biz onun içinde hep bir sonraki günü planlayarak huzurla yatıyor, sabah uyandığımızda  bir gece önceki plana uyamasak da aynı çitlerle çevrili bahçemizin belirlenmiş düzeni içinde yeni planlarımızı yapıyorduk. Şimdi bozulan planlarımız değil, şimdi bozulan bahçe duvarlarımız oldu. Evet bizi şaşkınlığa iten bir bozulma, bir değişim. Koşullarımız değişti ve bu değişim henüz bitmedi. Salgından önceki yaşantımızda da koşullarımız değişirdi ama yavaş yavaş, neredeyse bize hiç fark ettirmeyerek. Şimdi ise koskoca duvarımız birkaç hafta içinde yıkıldı gitti. 

Ancak, filmin sonu gelmedi. Sadece, bu sahnede yönetmen güzel bir teknik denedi. Sadece bu kısmı hızlandırdı. Sadece bu sahneye bir büyüteç tuttu. Ama merak etmeyin her filmin sonunda olduğu gibi insanoğlu, içindeki uyum yeteneği ile bu yeni koşullarda yaşama şeklini keşfedecek, değişecek, dönüşecek. Yeni ortamında yeni bir dengeye kavuşacak. Bu sefer bunu toplum olarak yapmayı da hızlandıracak.

Burçak Şenler SINMAZ

PCC, Profesyonel Koç.

Anılarım

Neden anların bazılarını hatırlar, bazılarını unuturuz?

Ya da neden anılarımızı, anlatmak, yazmak isteriz?

Özümüzde bir iz bıraktığı için unutulmayan ve anılmaya değer bulduğumuz olayları anlatma türüdür, anılar. Ve edebiyatta anı türü, içinde dürüstlük, samimiyet ve sorumluluk duygusunu en ön planda tutandır.

Anılarımla başladım yazmaya. Şimdi kurguluyorum öykülerimi. Ama yine en içten ve samimi duygularımla.

Yıl 1983… İzmir’de yaşayan ailemden ilk kez ayrılıp Ankara’da okumaya gittim. Ayaklarımın üzerinde daha sağlam durabilmem için başıma gelen olaylardan sadece biri. İçime işleyen parasızlık…

Daha önce yazmıştım. Şimdi yazdıklarımı okuyorum.

 

Birlikte Okuyalım

“Aslında her zaman ne yapman gerektiğini yüreğinde, içinde hissediyor ve çok iyi biliyorsun.
İşte o zaman yargıç devreye giriyor, düşünceler seni engelliyor.
Bir de bakıyorsun ki önündeki en büyük engel SEN olmuşsun.

Tam bir adım atacakken, tam bir karar alacakken hesap kitap başlıyor.
Zihnimizin ürettiği senaryolar yazılıyor. Yaşam böyle ıskalanıyor.

Ya da birileri geliyor ve diyor ki: “Yapamazsın!”
“Olamazsın!” “Sen beceremezsin!” Ve biz vazgeçiyoruz, sınırlarımıza çekiliyoruz.

Deneyelim…

Birlikte Okuyalım

varoluş…

42730910_291772044759293_1679399557823201280_n.pngSaat tam sekizdi işte. Taksi ilerlemiyor, ilerlemeyen taksinin şoförü radyoda çalan müziğe eşlik eden kafasıyla uzaklara dalmış bakıyordu. Bırakmıştım ben de içimde koşuşturan kelebeklere uyum sağlamayı.

●●●

Telefonu kapatmak için söylememiştim ki!.. “Yazmak geldi içimden” diye, hemen “kaleminle senin arana girmeyeyim öyleyse” dedi. Kalemimle aramda değil, kalemimin ucundaydı oysa. Tüm geceyi elimde kalem kağıt, gece lambamın ışığında, pencerenin önünde geçirmiş, aklımdaki her sözcüğü kağıda dökmek istemiştim. Bir sözcük yazıyordum, ikincisine geçemeyecek kadar derinlere dalıyor, yazmayı da düşünmeyi de bırakıyor, hissediyordum olanca varlığımla, olanca varlığını… Hissettiğim bugünün mutluluğu değildi.

Mutluluk…

Bir iç çekiyorum… Neyin fiziksel cevabıdır bu iç çekiş?

Sessizlik yoğunlaşmıştı. İçim de dışarısı gibi sessizdi. Yüreğim çok genişlemişti sanki, tüm duygular doldurmuştu içimi. Kafam bomboş yüreğim dopdoluyken hafiftim, hafiflemiştim. Anlamıştım boğucu olanın düşünceler olduğunu, duygunun en olumsuzuyla bile karşılaştırıldığında.

●●●

Şoför aynadan bana baktı, fark ettim. Gözlerimle gülümsedim dudaklarımı kıpırdatmaksızın. Bakışları aynada takılı kaldı.

Anlamadı.

Anlamadı gülümsediğimi…

Anlamadı neden gülümsediğimi…

Anlamadı neden kendisine gülümsediğimi.

Hayata gülümsüyordum artık.

Artık gülümseyebiliyordum hayata.

Gözlerimle, dudaklarımla, zihnimle, kalbimle…

En doğal hareketti gülümsemek.

Hafiflemenin ifadesi…

Kabul edişin…

Varoluşun…

Oluşun…

Bitmişti. Bunca koşuşturma, birbirimizi yeyip bitirme, yok sayma, hırpalama… Oysa şimdi biliyordum, gelecek nesillerde evlilik diye bir şey olmayacağını. Evlilik gibi bir ikili hayatla insanların birbirlerini, birbirlerine benzetmeye çalışmalarını kimse anlayamayacaktı gelecekte, biliyordum. Biliyordum ki soyut evrimin bir önemli adımı olacaktı, insanların bir imza, bir yüzük ile tüm bedenlerini, düşüncelerini, duygularını birbirlerine bağlayıp tutsak yaşamalarının ilkelliğini bırakmaları. Gönül severdi. Sevdikçe birlikte olunurdu. Evlilik neydi?

●●●

Araba hızlanmıştı artık.

●●●

Sabahın aydınlığı başladığında hislerime yoğunlaşmak, düşüncelerimin yargısından bağımsızlaşmamı sağlamıştı işte. Sabah doğan güneşin ışığı içime doğuyordu aynı anda. Dünya bedenime geri geliyordu. Önce kokularla… Evin alışıldık kokusuna karışan alışılmadık sabah kokusuyla. Sesler geliyor yavaş yavaş. Ben kulak kabarttıkça anlaşılır bir melodiye dönüşüyorlar.

●●●

Gelmiştik. Konser salonunun kapısında durdu taksi. Yine gözleri aynadaydı. Ayna tek iletişim kaynağımız. Aynada birbiriyle buluşan iki yabancı dünya. Parayı uzatırken ilk kez birbirimize bakıyoruz, aynanın büyüsü olmaksızın, aynı yöne bakmaksızın. Birbirimize bakmak, birini ters bakmaya zorlar diğerinin aksine.

Görkemli bir binanın önündeyim. Kendimi görkemsiz hissettirmeyecek kadar güzel. Binalar insanlar tarafından yapılır, bakış açılarından çok enerjileriyle. Bina ve ben… Sadece ikimiz varız sanki koskaca dünyada…Gülümsüyorum. İçeri açılan kapı… Biraz sonra dışarı açılıyor, içimdeki huzur artmış olarak. Diğer akşamlardan başka çaldım bu akşam…bu akşamı. Elbisemi değiştirmeden, makyajımı silmeden çıktım. Olması gerekenleri, olması gerektiği için değil istediğim için yaptığımda, ben benim!

Gülümsüyorum…

●●●

Onsuz ev, farklı. İyi, kötü, güzel, çirkin değil; farklı! Zorlamaksızın, zamana ya da mekana ait olmaksızın sadece var olmak. Onlu ya da onsuz olmayı ben seçmedim. Var olmayı seçtim ben.

●●●

Yürüdüm biraz, ağır ağır, olmayan esintiyi hissederek.

Yok etmek illaki öldürmektir. Bir yaşamı yok etmek, bir hayatı. Sen kendi hayatın için başkasını yok edemezsin. Sadece bir an bile yapıyorsan bunu, unutma ki hayat anlardan ibarettir. Hayat için zaman, yer ya da başkası yoktur. Sen bir hayatı hiçe sayamazsın, değiştirerek.

Nasıl hatırlamıyordu ilk yılların heyecanının, birlikte yan yana, ileriye baktığımızdaki mutluluğu görmek olduğunu.

Göremedi.

Gösteremedim.

Birlikteliklikler yan yana ileri bakmayı getirir…

Evlilikler ise karşı karşıya baktırır ve

Ters bakanın farkındalığına kadar sürer.

Farkındalığın sonucu, oluştur…

Varoluş işte!

42743609_1803204573081031_3187901830067650560_n

 

 

yansıma

rain

Gözlerimi açtığımda, tam neresi olduğunu algılayamadığım bir mekan ve kaybolmuşum gibi bir ruh hali içindeydim. Alınamamış uykunun ve trenin yeknesak hareketinin verdiği rehavetle kapattığım gözlerimi, yine tam alamadığım uyku mahmurluğu ile açmış, çevremi görmeden önce o güzel temiz kokuyu içime çekmiştim. Başımı hafifçe sola çevirip, uygun olmayan uyuyakalma şeklimden acımaya başlamış boynum için ufak çevirme hareketimi yaparken gördüm, sol çaprazımda oturan ve beni uyandıran kokunun sahibini. Gençliğimde çok şey yüklediğim sakallara sahip, uzun saçı ve kırmızı ekoseli gömleği ile karşımda oturan, yirmibeş bilemediniz otuz yaşlarındaki adam ve elleri arasında bir kitap… Her şeyden soyutlanmış kitabını okumaktaydı. Yirmili yaşlarımdayken, bir adamı çekici bulmam için gereken tüm özelikleri yüklediğim simgeleri taşımaktaydı. En başta düğmeleri açık bırakılmış kırmızı ekoseli gömleği!… İçinde siyah tişörtü, kot pantolonu, askerin ekmek çantası ama benim gençliğimin solculuk simgesi, sakalları, uzun saçı, düzgün parmakları ve kucağında bir kitap… Tüm bunların ötesinde ise mis gibi bir temizlik kokusu… Ya ayakkabıları!… Küf yeşili süet. Rahatsız etmeden baktım, anlık, kısacık; bir fotoğraf makinasının deklanjörüne basarak kareyi ölümsüzleştirecek kadar ancak… Kısacık o andan hemen sonra başımı ve bakışlarımı sağa, tren camının penceresine çevirdim. Yağan yağmurun tren camında akan damlalarına vuran şehrin ışığında kendimi gördüm, o yirmili yaşlarını çok geride bırakmış beni. Gözüm, başımı koyuş pozisyonu nedeniyle havaya kalkmış saç lüleme takıldı. Çok da belli etmeden düzeltmeye çalıştım. Hafifçe elimi yukarı kaldırıp camdaki yansımamın verdiği yanlış yönlendirmeyi aşmak için parmaklarımla bir iki hareketle buldum. Tek elimle, sakince indirmeye çalıştım asi saçımı. Yatmıyordu bir türlü, bir iki daha denedim, fark edilecek hareketler yapmaya çekindim. Saçıma yoğunlaşan ilgimi, başımı oynatmadan indirdiğim gözlerimle üzerime çevirdim. Şöyle bir toparlandım. İş yerinin giymeye zorladığı formanın alışılmış sıkkınlığı üzerime yapışmıştı, tüm günün yorgunluğu da kırışıklıklardaydı. Zorlu geçen haftanın son günü ayaklarımın rahat etmesi için seçtiğim ayakkabılar görünmesin diye ayaklarımı koltuğun altına saklamaya çabaladım. Uyurken çantamı kavramış elime baktım; ne zaman bu kadar kırışmıştı… Kendime bakınmayı bırakıp tekrar camın dışındaki manzaraya sığınmak istedim, o beni çeken kokuya inat. Cam ise acımasızca yüzümü daha belirgin gösterdi bu sefer, ya düşüncelerimin ya da havanın kararmasından dolayı. Böyle miydim yirmilerimde, onun yaşlarında?! Ayaklarım koltuğun altına doğru çekilmiş, ellerim çantanın yanına saklanmış, düzeltilememiş dalgalı saçım, cama yansıyan umutsuz yüzümle  çantamdaki kitabı çıkartıp okumak gibi bir eşeylem yerine yokolmayı seçtim. Evet evet!… O an, oracıkta, hiç var olmamış gibi yok olmak, pof diye!.. Çevremi gözlemledim yanlış bir yerde yakalanmış birinin ürkekliğiyle. Yanlış bir yerde, yanlış bir zamanda yakalamıştım kendimi ve bir türlü saklanamıyordum kendimden. Kimse görüyor muydu beni? Var mıydım şu an burada? Kimsenin aslında kimseyi göremediğini fark ettim garip bir iç huzuruyla. Bakmıyordu bile insanlar ki görsünler beni. Rahatlamalıydım azıcık. Yine geçmişe gitti düşüncelerim, yirmili otuzlu yaşlarımın kimseyi görmeyen hafifliğine. Kendimle mutluluğuma, var olmanın heyecanına, gelecekte değişip değişmeyeceğini aklına bile getirmeyen bana…

videoblocks-rain-water-drops-on-car-window-in-rainy-night-with-blurred-night-city-traffic-as-background_bw7-dwdhf_thumbnail-small01.jpg

Hafifçe doğruldu, sakince kitabın sayfasını çevirirken, ben de çok ani bir hareketle kafamı çevirdim cama doğru. Dışarıya baktım, kendimi geçip şehrin hızla geride kalan ışıklarına.

Yok olmamıştım…

Gülümsedim camdaki yansımama. Beni anlayan gözlerle cevap verdi o da bana.

Sakince sola çevirdim başımı.

Yok olmuştu…

 

Arıza Diası

Hayatı nasıl karşılarsak, hayat bize onlarla gelir.

Küçüğüm. Bir resim beni çok mutlu ediyor sıkıldığım anlarda. Ya da hayal kurma aracım o benim. Ne zaman istediğim bir şey olmasa, ne zaman istediğim izine ret cevabı alsam koşuyorum odama, o fotoğrafı alıyorum elime.

Fotoğraf, soğuk bir kış gününde çekilmiş. Uzun uzun bakıyorum. Bir süre sonra, gerçekliğin soğukluğundan hayalin sıcaklığına bırakıyorum kendimi, baktığımın karlı bir resim olmasına inatla.
Kar yeni başlamış, fotoğraftan öyle anlaşılıyor, tam tutmamış daha yeşil çimenlerle kaplı gepgeniş ova. Karşı tepelerdeki beyazlık elle çizilmiş gibi, küçük küçük kondurulmuş tepelerin üzerine. Benim hayallerimin sarayı ise en sevdiğim rengiyle ve tüm haşmetiyle diğer tepenin üzerinde. Büyüklüğü değil aslında haşmetli gösteren, ölçüleri ya da yeri değil… Yalnızlığı! O yalnızlığın hüznü, gücünü oluşturuyor bir nevi. Yalnız kalpler gibi! Yalnız kalpler gibi, soğuk değil hem de o karlı kış gününe rağmen. Sarı ve kahverenginin tonlarını severim çocukluğumdan bu yana bu resim nedeniyle. İlk yapıldığında canlı bir kahverenginin yaşanmışlıklarla dönüştüğü o soluk sarıyı severim daha çok aslında. Bulutlara hayranımdır, yine bu fotoğraftaki her girintisini ezberlediğim o istediğini hayal ettirebilen yumaklar sebebiyle. Sadece bu kadar bu fotoğrafa baktığınızda gördükleriniz; bulutlar, karşılıklı iki dağ, ön tarafta hayal sarayım, ileride üzeri kar tutmuş dağlar, arada yeşil geniş bir ova ve bu ovanın hafif solunda bir köyün evlerinin hayal meyal çatıları… Ama ya hayal ettirdikleri..!

Koca bir çocukluk kadar.

Biz çok taşındık ben küçükken. Bir kaç yer değiştirme sonrasında, taşındığımız yeni evin odasının duvarında yoktu artık o resim. Taşınırken kaybolmuştu. Üzülmüştüm. Aklımda, hayalimde kaldı bir süre daha. Sonra sonra yerine başka resimleri koymaya başladım ya da mekanları, gerçekliklerden hayallerime kaçmak için. Resimdeki detayları unutuyordum yavaş yavaş. Resmi unutuyordum. Ta ki bir akşam, yemek sonrası oturup izlediğimiz televizyonda program kesilip de Necefli Maşrapa yerine onu görene kadar! Olduğum yere mıhlanmış gibi kaldım. Benim sarayım, içinde yalnız başına dolaşan bir prenses olarak kendimi hayal ettiğim sarayım…bir başka fotoğrafıyla! İnanılmazdı! Birisi benim üzülmemem için mi yapıyordu bunu? Çok mutlu olmuştum. Babama sorduğumu hatırlıyorum o an, “ baba, bu saray nerede, gidip görebilir miyiz?”. “Dünyanın bir ucu kızım, hayatta gidemeyiz oralara!” Dünyanın bir ucunda, düşlerimin sisler içindeki sarayı…

İshak Paşa Sarayı.

TRT çocukluğumun tek kanalı. TRT ile büyüdüm ve bir dönemin ünlü arıza diaları ile. Necefli Maşrapayı hatırlar benim yaşımdakiler. Ya İshak Paşa Sarayı diasını..? Maşrapa kadar çok gösterilmezdi o. Sonra dönem değişti; TRT’de arıza kalmadı, TRT’nin hayatımızdaki önemi kalmadı, ben büyüdüm, hayallerimin çocuksuluğu kalmadı.

29003526_10156333615347249_427983163_nYıllar yıllar geçti. İşimin gereği bir görev ile Kars’a gittim. Ve Ağrı’ya geçecektik. Doğu Beyazıt çok yakındı hem de çokkk… Dünyanın o, bir ucundaydım işte. Tüm ekibe anlattım benim için önemini. Zordu oraya gitmek. Zorluk mesafede değildi. Çatışmalar olabilir, başımıza bir şeyler gelebilirdi, gelebilirmiş. Hiç gözümde yoktu, ne zorluğu, ne mesafesi, ne çatışması… Elimi uzatsam tutacağım çocukluk hayalim. Hayatın verdiği bu armağanı nasıl geri çevirebilirdim. Gittik. Gittim. Gördüm. İnanamadım. Kalbim mutluluktan genişlemiş, ruhum benden ayrı dolaşıyordu elimi duvarlarına değdirerek yürürken. Çok mutlu olmuştum bu yeterdi bana. Teşekkür ettim, gerçekleşen hayalim için bulutlara. Teşekkür ettim, taşa, toprağa, dağa, çimene, hayatın bana sunduğu tüm güzelliklere…

Ve bu buluşmadan bir yıl sonra bir teşekkürüm daha olacaktı.

Hayat, sizi herkesle, her şeyle buluşturuyormuş aslında, farkına varsanız da varmasanız da.
Çok yakın bir zamanda, Facebook gruplarının birinde, eski günler üzerine bir paylaşım ve o paylaşıma yapılan yorumlardan biri; “TRT o dönem benden arıza diası olarak gösterilecek fotoğraf istemişti, ben de Necefli Maşrapa ile İshak Paşa Sarayı resimlerini göndermiştim. O dönem pullar için bu görselleri kullanacaktık” cümleleri karşıma çıktı. İnanamadım yine. Benim “inanamadım” sözcüğümde iki duygu vardır; şaşkınlık ve mutluluk. Çoğunlukla da mutluluk ağır basar, ifade etmek istediğim duygu olarak, tanıyanlar bilir. Evet inanamadım. Hemen yazdım, bu dianın benim için önemini. Çok mutlu oldu o kişi, yılların deneyimi içinde hatırladığı bu anının, bu paylaşımın bana ulaşmasından. Hem de benim kadar mutlu oldu ortak noktamızın bu fotoğraf olmasından. TRT’nin PTT’den arızalarda kullanılmak üzere, görsel için istekte bulunduğunu, seçen kişinin kendisi olduğunu ve yıllar sonra benden duyduğu bu hikaye ile teşekkürün, kendisine, o dönemde hissetmediği bir mutluluğu tattırdığını yazdı. Teşekkür ettim kucaklar dolusu.

Teşekkür ederim.
Teşekkür ederim hayat sana, hep benden yana olduğun için.

%d blogcu bunu beğendi: